Cami Kelimesinin Düşündürdükleri

Cami arapça جمع (cemea) “topladı” kökünden gelip ismi fail kalıbında “toplayan” anlamındanır. Mescid isede سجد kökünden gelip ismi mekan kalıbında “secde edilen yer” manasındadır.
Aslında mescid kavramı ile cami kavramı arasında bir takım farklılıklar mevcuttur. Mesela kadınlar namaz, itikaf gibi ibadetler için evlerinin bir bölümünü mescid edinebilirler fakat erkekler için aynı durum sözkonusu değildir.

Continue reading

8 dakika

‘… işleminin fizikteki uygulamalarına bakıldığında basit harekette zamanın bulunmasını sağladığı görülür.’ Diyordu hoca saate baktığım anda, kulağım onda değildi aslında. Gelecek bir mesajı bekliyordum, tüm dikkatim ona odaklanmıştı. O’ndan geleceklere. Saat 13.04’ü gösteriyordu. Az önce yoklama kağıdına alelâde bir şeyler karalamıştım, zaten kimsenin umurunda olmayacaktı, kim bakardı ki o arap saçına dönmüş kağıda diye aklımdan geçiyordu kalem kağıdı yalarken. Telefonumun kilidini kapatım, ceketimin cebine koyarken parçalanmış peçetenin kalıntıları elime bulaşmıştı, hafifçe silkeledim elimi ve düştüler. Kum tanelerini elimden kaydırdığım anılarım canlandı bir anda. Ufka uzanan denizi huzurla seyrederken tekrar tekrar elime alıp kayışlarını seyrettiğim kumlar hep farklı bir hikâyeyi anlatıyordu bana. Kumların hayaline kaptırmışken kendimi hocayı dağınık anlatımında cisimlerin hacimlerini bulma bölümüne geçerken buldum. Tahtaya çizdiği cismin x karenin 0 ile 5 arasındaki bölümünün eksenler etrafında döndürülerek oluştuğunu anlatıyordu..

Allah’ı tenzih etmek ne demekti? Ney olmadığı anlamak ne demek? Mesela Allah bizim anladığımız şekliyle bir mekânın varlığında algılanamazdı. Ötesindeydi. Aynı şekilde zaman da Allah’ı anlatamazdı, ama bizim için olayların sırayla gerçekleşmesi ve sebep sonuç devamlılığında ilerlemesi gerekiyordu. Kıyâm’dan beri kendimde olmadığı farkedişim bu anda oldu. Oturmuştum ve selâm vermek üzereydim. Dilimden bir şeyler dökülmüştü bu süreçte ama bunlar aklımın ya da kalbimin süzgeçinden geçmişler miydi? Buna cevap veremeyecektim, veremezdim. Bu iki bilinç anı arasında gözlerimden, burnumdan, tenimden, kulaklarımdan aldığım bilgiler beynimde değerlendirilmemişti. Yani o zaman aralığı silinmişti. Hayatımdan 3 dakika kazanmıştım. Bir anlamda. Kalktım, çantamı sırtlanıp ayakkabılarımı giydim. Eğildiğim için başıma biraz kan gitmiş olsa gerek hafif bir sızlama hissediyordum şakaklarımda. Dikelip asansöre doğru hızlı adımlarla gidip düğmeye bastım, yanımda bekleyen hocayla beraber gelen asansöre bindik. Bu çaresiz, sosyal baskının en uçlarda yaşadığı anın bir an önce bitmesini bekliyordum ama asansör aklımı okumuş da yavaşlamıştı inadına. Her zaman 15 saniye süren inme süresi en az 30 saniye olmuştu. Çok açıktı bu. Varınca hızla inip yine seri adımlarla Batıya geçtim, merdivenleri üçer beşer atlayarak aşağıya indim. Konferans salonuna girdim, hoca eşyalarını hazırlıyordu, en ön soldan 5. Sıraya oturdum, ceketimi çıkarıp solumdaki koltuğa yerleştirdim. Koltuğun yanından çıkan masanın üzerine kalemimi ve defterimi çıkarıp yerleştirdim. Telefonumu çıkartırken gözlerimi kaldırıp Hocaya baktım: “Integral…

Gözlerine bakıyorum ve yine de sen beni göremiyorsun dostum, sesinde bir ben var. Siliyorum seni gözlerimden bilincimin izin verdiği seviyede… ‘İnsanların gözünde nasıl göründüğümü düşünmek, dert etmek istemiyorum’ deyişinle birlikte deli hatıralar canlanıyor zihnimde, hocamızın yanında sessiz oturuşumuz. Nedendi bu, biz olmaktan çıkmak değil miydi sence de? Öyleydi. Yine de gözlerinde ve sözlerinde yaşıyorum samimiyetini. Sözlerin hep bir birliğin parçası ve şuan bekliyorum sözlerindeki anlamın gelişini. Kusuruma bakma dostum. Gözüm sende ama aklım başka bir yerde. Gelecek bir mesajı bekliyorum, tüm dikkatim ona odaklı. Allah’a emanet ol diyorum dostuma ve izin istiyorum dersimin başlaması sebebiyle, ayrıca namaz da kılmalıyım. Ayaklanıyorum ve mescide gidiyorum hızla. Kalbim çok hızlı atıyor şuan. Derin bir heyecanın izleri var ruhumda. Nerede olduğumu farkediyorum şuan, mescidde namaz için niyet almak üzereyim. Az önce neredeydim? En son hatırladığım dostumun yanından ayrılırkenki heyecanımdı. Ne zaman elimden ayağıma abdest aldım bilmiyorum. Niyet ediyor ve namaza başlıyorum. Subhanekallahumme…

Sessizliğin yıkacak içimdeki derin gökdelenleri, biraz sonra söyleyeceğin sözler sarsacak kafenin duvarlarını ve herkes bize bakacak dostum, sözlerinin aşkıyla. Hayalim sana dönüşecek ve sen hayalden hayale geçerken benden uzaklaşacaksın. Masadaki hafif titreşimin ardından telefonuna bakıp hava durumunun mesajını sessizce okuyacaksın. Dudakların kıpırdamayacak okurken, belki sadece bakmış olacaksın ve sonra bana dönüp seni dinliyorum diyeceksin. Ben de sana derste başımdan geçenleri anlatacağım: “Hoca anlatıyordu ve konu ilgimi de çekiyordu ama birazcık kestiriverdim işte. Gözlerimin böyle mayhoş bakması ondan.” Ne kadar da küçük ve saf bir yalan.. halbuki aklımda başka bir şey var olacak. Onu düşünürken şişmiş olacak gözlerimin altı. Soracağın sorunun cevabını vermeksizin yalanla doğrunun arasında oyunlar oynayacağım. Her bilgim sende olsa ben ben olmam. Bu yüzden senin her bilgini bana vermediğin gibi ben de sana o anda vermeyeceğim her bilgimi. Gözüm arkanda oturan gruba kayacak bir süre, onların anlamsız gürültülerini izleyeceğim ve sen de bana soracaksın nereye daldığımı. Arkandaki grubun ne kadar boş ve anlamsız olduğunu söyleceğim. Oysa ki öyle olmayacak. Ben yaptıklarımın ne kadarını anlamlı görüyorum ki? En azından onlar yaptıklarını anlamlı görebiliyor olacaklar. Başkalarının fiilerini tekraren analiz ediyor olacaklar, dedikodu da diyebilirsin yaptıklarına. Ama bu gözle baktın mı ne kadar da anlamsız geliyor değil mi? Başka birisinin yaptığı fiilleri herhangi bir sonucu, amacı hedeflemeksizin ve bir etkisi olmaksızın tekrarla analiz ediyor olacaklar. Bunları anlatacağım sana ve başkalarına bakmanın ve onlara sadece olduğumuz yerden bakarak yargılar çıkarmanın anlamsızlığını söyleyeceğim kendimle çelişircesine ve bana yapılsa ne kadar rahatsız olacağımı belirteceğim ama bunun toplumun bireylere etkisiyle oluşan karakteri oluşturduğunu anlatacağım. Sözü sana bırakıp kendimin içine çekileceğim sonra da.

Dersin bitttiğini anlatan kelimeler dökülürken hocanın dudağından düştükleri yerlerde kanayan yarıklar açılacak. Bunu dehşet içinde seyreden öğrenciler hızla kaçmaya başlayacaklar. Kapıdan geçtiklerinde içlerindeki korku buharlaşıp yere saçılacak ve ben de onların yere döktüklerini toparlayacağım arkalarından. İçime atacağım hepsinin içinde bir anlığına yaşadıkları esaret endişesini, özgürlük arzusunu. Esaretle boğuşan her esir gönlüme düşecek o an. İşkenceyle sorguya çekilen İhvân-ı Müslimîn üyelerinin bedenine bürüneceğim o anda. Saçımdan tutup kaynar suya sokacaklar başımı ve nefesim kesilecek.. ellerini hissedeceğim sonra da, saçlarımın arasında dolanacak parmakların, özgürleşeceğim.. Asansöre doğru yürüyeceğim ardından, yanımdan hızla geçenler varlığımın farkında bile olmayacaklar ama ben hepsinin ruhumu, perdeyi titreten rüzgar gibi titretişlerini hissedeceğim. Bu küçük kıpırtının etkisi hemen geçecek ve kendimi kafede birbirlerinin üzerine istifra edenleri seyrederken bulacağım. Yer tükürecek yüzlerine ama taştan tükürükler başka hedeflerinin olduklarının farkında olarak bana yönelecek, çatının bana lanet edişini işiteceğim ruhumda. Duvarlardan parçalar koparak  etrafa saçılacak, zaman bükülecek çaydanlığın olduğu yerde, bakkaldan çikolatalar eriyerek yere dökülecek, soda şişeleri patlayacaklar ve yarım saniye sonra havada donacak içlerindeki sıvılar. Dostum gelecek sonra, yürüdüğü yollar yeniden inşa olacak yok oluşlarından, duvarlar kendilerine gelecek ve varacak yanıma dostum. Bir zalim haberci beklediğim mesajla gelip çekecek ruhumu bedenimden, çivilerle asacak ortadaki kolona. Dostum farketmeyecek bunları, selâm verecek, oturacak karşıma. Hayalimle dolduracağım sonra da boş koltukları. Benim doldurttuğum bu boşluklarda oturanlardan bir tanesinin gözleri olmayacak ve yine de ağlayacak. Bir diğeri kendini gerçekten dünyada var sanacak. Ve bir başkası yüzünü tırmalayarak kanatacak ve tırnaklarını suçlayacak. Çağırmış olmama rağmen gelmeyecek birisi. Sonuncusuysa paramparça halde olacak ama bizim sarkan derilerini göremediğimizi sanacak. Dostum hayallerimden bağımsız beni bakışlarının esareti altına alacak ruhumun mevcut esâretinden bîhaber.

Bir Şehir Sosyolojisi(!): İstanbul’da Aptal Olmak

Zeki ya da aptal olmak, birilerinin sizi zeki ya da aptal ilan etmesi ile alakalıdır ve bu ilan için herhangi bir kural ya da yetkinlik aranmaz. Mesela ben, kendimin çok zeki olduğunu ve Aynştayn’ın aptal biri olduğunu yüksek sesle iddia edersem benim yaratılmış en aptal insan olduğumu söyleyecek milyonlarca insan olabilir. Sonra bana aptal diyenlere aptal diyecek bir iki kişi de vardır elbet… Yani tarihte ilk aptallık yapıldığından beri hepimiz birilerinin aptalıyız.

Bu yazıyı kaleme alma sebebim, bir aptallık türü olan “İstanbul aptallığı” ya da İstanbul aptalları…

İstanbul sokaklarında milyonlarca insan var. Gün içinde aktif nüfusun (bir şeyler olmalı ki insanlar şurdan burdan gün içinde gelip gelip geri gidiyor) yirmi milyonu geçtiği bir şehirde her 10.000 kişiden birinin hırsız olduğunu düşünün. Bu 2000 (iki bin) hırsıza tekabül ediyor. Aynı oranla 2000 sapık, 2000 ruh hastası, 2000 şizofren olduğunu öne sürsek ve bu tatlı sıfatları çoğaltsak 20 milyon insanın ciddi bir kısmının aptallıktan önce bambaşka sıfatlara sahip olduğunu öne sürebiliriz.

Durum böyle olunca, aptallık size bize kalıyor.

Çünkü, mesela biz, sabah işe giderken emniyet şeridini kullanmıyor, kullananlara ve bu zekilere(!) yaptırım uygulamayan makamlara küfür etmekle falan yetiniyoruz.

Mesela biz, kaldırımın sağından yürümek için onlarca zekiden(!) omuz yiyor ama yine de aptallığımıza çare bulamıyor, zekalarından ilham alamıyoruz.

Mesela biz, 500T’ye, 11Üs’e “Aman bizden önce gelenler bizden sonraya kalmasın.” diye beklerken armut topluyoruz.

Mesela biz, “Bim kasiyerini kazıkladım hacı.”, “Kedinin kuyruğunu kestim kanka.”, “La adam gibi süpür sokağı, bir işin o!” diye cümleler kuramıyoruz.

Mesela biz, balık istif giden otobüste sırf klima açtırtmak için şoförle kavga etmeyi (ancak “Klima açar mısınız?” cümlesinden bu kadar rahatsızlık duyan bir zeka(!) bu kadar kötü araba kullanabilir.) göze alıyoruz.

.

.

.

Misaller bitmez ve ne kadar sayarsak sayalım, aptallığımızın büyüklüğünü izah etmemiz mümkün olmaz. Çünkü “Ah nerede o eski ramazanlar, komşular” goygoyunu yaşam tarzı yapmış adamlar bizim gibilere aptal diyeli çok oldu.

Bu yüzden biz aptal kalmaya devam ediyoruz.

Umulurki, bu zeki insanların her birinin hakları bizi cehennemden bir adım uzaklaştırsa, nerden baksanız milyonlarca adım, işimizi hayli kolaylaştırır öte tarafta.

Umulurki, bazı daha az aptallar, arkamızdan küfür etmek yerine hayırlı bir iki kelam eder.

Son iki cümleye not: İnsanın iki büyük umudundan, daha büyük olanın gerçekleşme ihtimalinin diğerine göre daha büyük olması ne kadar garip değil mi aptal kardeşlerim..!