İslam’ı Sömüren Siyaset

nurettin-topcu.jpg

Nurettin Topçu’nun 1971 yılında Hareket dergisinde yayımlanan ve bugün için dahi manidar olan İslam’ı Sömüren Siyaset yazısını alıntılıyoruz (vurgular bizden):  

İslam dini, insanın ahlak yapısını bütünlemek için gönderilmişti. Bütün özellikleriyle bir ruhi atletizm teşkil eden İslami yaşayışın bu ana davası zamanla unutuldu. Ruhlardaki ilahi otoritenin idare edicilerin elinde silah olarak kullanılması Abbasiler devrinde başladı. Başta Mansur olmak üzere Abbasi halifelerinin birçoğu İslam adına, gerçek hak davacıları olan büyük ruhları çiğnediler, sayısız cinayetler işlediler. Allah’a adanmış nice başlar kopardılar. Bunların etrafında vicdansız kazançları hak, cinayetleri meşru, merhametsizliği mubah göstermeye kabiliyetli mürailerden ibaret, gözleri devlet hırsıyla kararmış bir sözde din adamları sınıfı meydana geldi. Ulema denilen bu kara kaplı kitap taşıyan dalkavuklar güruhuna dayanan halifeler, İmam-ı Azam ile Hallac-ı Mansur’un insafsız katilleri oldular. Sonraki asırlarda aynı zulmün kanlı eli daha nice büyük başlar kopardı. Kaide makinesi gibi her devrin ceberrutuna elverişli kaideler koyan sahtekârlar iktidar ile el ele verip halkı uyutma yolunda çalışırlarken ruhları uyuşturucu ilaçlar kullanıyorlar, bol bol Kur’an okuyorlar, dua diye kopardıkları feryatlarla halkı ağlatıyorlar ve ibadet diye çok çok tekrarlanan beden hareketleri tavsiye ediyorlar. Onlar cennetin anahtarlarını böylece biraz daha pahalı yaşatmakta fayda buluyorlardı. Bu sahtekâr zümre ile İslam’ın asıl sahibi olan mutasavvıflar arasındaki en az bin yıllık mücadele, dinimize saldıran Haçlıların boğuşmasıyla beraber gelişti. O zaman ki Haçlılar hüviyeti böyle adlanan bir takım ordulardı. Sonraki yüzyıllarda Avrupa milletleri, birlikte ve tek tek aynı Haçlı saldırısını tekrarladılar.

Zamanımızın Haçlı kuvvetleri, modern maskeler ve yeni metotlar kullanan murdar çehreleriyle Amerika ve Rusya’dır. Bin yıldan beri Haçlılar İslam’ı dıştan yıkmaya çalışırlarken, onlar kadar menhus ve onlardan çok çürütücü olan içteki sahtekâr kaideciler, ruhunu zehirlemek suretiyle İslam’ı içinden yıktılar. Bunlar, tasavvuf ehlinin karşısına dikilen ve bir türlü kana doymayan saltanat arabalarında sırmalı esvaplarla bürünmüş taylesanlı saray soytarıları idi. Zembilli Ali Cemali ve İbn-i Kemal gibi İslam’ın gerçek sahibi muhterem simalar bunların yanında azınlığı teşkil ettiler. Özellikle Abbasilerde, Konya Selçuklularında ve Osmanlıların alçalma devrinde yaşayan ulemanın din adına dini içinden yıkan zulümleri tarihi doldurdu.

Zamanımızın nasibi de bu bedbaht devirlerinkinden farksızdır. İslam’ı yeniden canlanması, tabii ve samimi bir dini yoldan giderek olmamıştır. Evvela bu hareket, cemiyette etkiye karşı koyan bir tepki yani bir iddia halinde doğmuştur. Hâlbuki samimi iman iddiadan filiz alamazdı. Bu iddia sahiplerinde kibir oldu, şiddet oldu, şimdi riya ile kini karıştırmış, din içinde bir siyaset şeklini almıştır. Dini sömürme yolunda İslamcılar İslam’ın içteki düşmanları ile yarışmaktaydılar. Dine karşı olanlarla birlikte onlar da halkı büyülemek için radyoda mevlid ve Kur’an okutuyor, Allah’ın nefret ettiği iğrenç haykırışlarla dua diye ısmarlanmış kimseleri bağırtıyorlar. Seçimlerden önce erkânıyla birlikte maruf camiilerde namaz kıldıklarını halka gösteriyorlar. Fayda umdukları yerde başta bulunan din adamını seçim propagandası olarak kullanıyorlar. Müslüman gazeteleri adıyla yapılan yayınlar, Müslümanları soymak için bir taraftan İslam düşmanlarını taşlarken öbür taraftan devrin iktidarını övüyor, ancak bahşişleri kesilince onlara sövüyorlardı. Kendileri Müslümanlık taslarlarken yine de İslam düşmanlarının hayâ tanımaz üslubunu kullanıyorlar. Öyle ki zamanımızda İslam cephesinin bir ruh ve karaktere sahip olmadığını, İslami denen neşriyattan daha mükemmel ortaya koyacak delil ve şahit bulunamıyor.

İslamcı siyasi liderler bu işte eşsiz kahramanlar gibi görünüyor. Halifeyi getireceğini, Ayasofya’yı açtıracağını, hatta meclisi Ayasofya’da toplayacağını söyleyen bu liderlerden biri, İslam’ın devrimizde benzeri bulunmayan istismarcılığını yapmaktadır. Şüphesiz ki İslam’ın böylesine istismar edilişi, hem dinimize hakaret hem de milletle alay teşkil etmektedir. İslam dinini, ikbale ulaşma ihtirasına alet olarak kullanmasındaki vebalin cezasını elbette Allah’tan görecektir. Masum bir milletin kalbiyle oynamanın cezasını da bu millet çektirecek. Halife’nin devlet reisinden başka bir şey olmadığını bunlar elbette bilir. Şah, kral, hükümdar, halife hepsi de devlet reisi demektir. Bu isimler onların hüviyetini birbirinden ayırmaz. İran şahının ve İngiltere kralının meclisleri vardır. Hilafet de yine bir meclis idare düzenidir. Vicdan ve hulus ile istenen, böyle kelime simsarlığıyla halkın gözünü boyamak değildir; belki vatansever ve namuslu, milletin mesuliyetlerini yüklenmiş büyük ruhlu başların idareyi ele almalarıdır, millet aldatan sahtekârların değil. Ayasofya’nın açılması ve meclisin orada toplanması ne demek? Sen piyer’i cami veya meclis yapsalar ne olacak? İçerisinde vatan sevgisiyle kendini fedaya hazır başlar yükselmedikten sonra…

Böyle sözlerin birer tuzak olduğunu millet pek çok defalar denemiş olmasına rağmen yine de aldanıyor ve tekrar tekrar aldatılıyor. Milletin şu zavallı haline çare bulsalar, kendilerinden ve kendi benzerlerinden nefretle uzaklaşmayı öğretseler ya! Belki o zaman vatana bir hizmetleri dokunmuş olacaktır. Onlar vatanın mahşeri andıran manzarasına baksalar, sayısız hizmet sahası bulacaklardı. Zira onda kardeş kardeşe düşman durumdadır. Gençlik, biri hak, öbürü din adına birbirini yemektedir. Ne berikinde hakkın korkusu, ne öbüründe Allah’ın sevgisi var. İkisi de tepeden tırnağa kin silahlarına bürünmüş, kıyasıya birbirlerine saldırıyorlar. Kin davasında bütün ruhu kin olan elbette kazanacaktır. Hakkın davacıları nerede? Nerede rahmetin, merhametin mümessilleri? İnsaf ile adaletin fedaileri? Hayâ ile hürmetin âşıkları? Üniversitelerden bile ilim ve ahlakın kovulduğu bu yurdun Alpaslan’larla Akşamsettinlerin yurdu olduğuna kim inanır şimdi?

İslam’ın bütün ruhundan sıyrılarak sade kabuk kaidelerden ibaret kaldığı bu diyara kim İslam diyarı diyebilir? Her biri bir siyaset hareketine bağlanan ruhları çürümüş insanların dolaştığı bu göklerin altında İslamın nuru içten ve dıştan gitgide karartılıyor. Eşsiz sahtekarlık hünerleriyle ticaret ve siyaseti pek mükemmel birleştiren, dergahı kah fabrika bacası, kah ikbal ve siyaset kapısı haline koyan bu hezeyan alayı İslam dinine bugün en büyük tehlikeyi getirme durumundadır. Çılgın şeflerin halkı coşturup sürükleme sevdasıyla göze aldıkları bu ölçüsüz istismar, Müslüman cemaatını en büyük felaket uçurumuna doğru sürüklemektedir. Zira düşman uyanıktır ve yok edici bir darbe indirmek için fırsat kollamaktadırlar. Gözleri kararıp da bugünkü fırsattan faydalanma ihtirasına tutulan hastalar biraz kendilerine gelsinler, millete acısınlar ve benliğimizden kurban vermemiz lazım gelen bu vatanı macera heveslerine kurban etmesinler.

Nurettin Topçu, İslam ve İhsan – Mevlana ve Tasavvuf, Dergah yay. s. 106-109 (İlk yayın: Hareket, Ocak-Şubat 1971)

Advertisements

Roman?

DQDoJEpW0AATGLg

Roman bir nevi röntgendir; fakat gayesi teşhir değil, tedaviye yardımdır. Olan biteni, başımıza geleni anlamada sosyal bilimler yeterli olsaydı, romana ihtiyaç duymazdık belki… Tabii, romana bugün sinamayı da ilave etmemiz gerekiyor. En genel anlamda kurgu diyelim, fiction.

Diyor Mustafa Özel Arka Kapak dergisinin son sayısında. Gerçekten her roman ve her romancı için “gayesi teşhir değil, tedaviye yardımdır” diyebilir miyiz bilmiyorum. Sinema için de aynı şey geçerli.

İkinci bir alıntı yapalım bu noktada:

Opera Snapshot_2017-12-04_205137_twitter.com

Dediğim gibi hala bazı endişelerim var bu konularda fakat Mustafa hocamızın fikrine bir not düşerek lehimize kullanabiliriz bunları diye de düşünüyorum. Roman yahut sinema “asl”ında böyle midir emin olamasak bile belki şöyle diyebiliriz: “Roman bir nevi röntgendir; fakat bizce romanın gayesi teşhir değil, tedaviye yardımdır. Eğer tedaviye yardım etmek yerine teşhire neden oluyorsa yazılan roman değildir.”

Netice itibariyle bazı müstesna insanların kaleminden çıkan romanların ve yine bazı müstesna yönetmenlerin çektiği filmlerin insanı ve toplumu iyi bir şekilde anlattığını söyleyebiliriz. Durumun böyle olduğunu kabul edersek bunlardan istifade ile bazı meseleleri daha iyi anlayabilir ve böylece meselelere daha kolay çözüm bulabiliriz. İlk fotoğraf aslında bunun basit bir örneğini yansıtıyor: roman/dizi ve gerçekte yaşanan olaylar arasında kurulan bir benzerlikle meselenin zihinlerde somutlaştırılması.

Bu meseleyle alakalı ilk yazımızı böylece nihayete erdirmiş olalım. Devamı gelecek inşallah.

Sosyolojik Muhayyile 1

Bu iki fotoğrafa muhtemelen birçoğumuz daha önce sosyal medyada denk gelmişizdir. Evet komik olmasına komikler ama gerçekten çok çok uzak olduklarını söyleyemeyiz. Abartılmışlar kabul, fakat neticede bu masalarda ne devletler kurulup ne meseleler çözüldüğünü hepimiz biliyoruz. İnsafsızlık etmeyelim, biz de yapıyoruz bunu. Masanın etrafındakiler biraz da bilgili insanlarsa eğer, konuşulan konuşmalar o kadar da saçma olmayabiliyor.

Bu sene, 92 yaşında ölen Polonya asıllı filozof sosyolog Zygmunt Bauman söz konusu konuşmalar için “common sense” tabirini kullanıyor ve aslında Sosyolojik düşünmenin buna oldukça yakın olduğunu söylüyor. “Common sense” için sözlükte “akl-ı selim, sağduyu” gibi manalar veriliyor fakat ben bu bağlamda “ortak akıl” tabirinin daha uygun olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla “ortak akıl” ifadesini kullanırken “common sense”i kastediyor olacağım. Meselemize geri dönecek olursak ortak akıl, bizim günlük hayat içerisinde edindiğimiz; yine günlük konuşma ve tartışmalarımızı üzerinden yürüttüğümüz ortak doğrularımız, doğru olduğunu kabul ettiğimiz düşünce biçimlerimiz diyebiliriz. Bauman Sociological Thinking kitabının ilk bölümünde açıklamaya çalıştığımız ortak aklın sosyolik düşünmeye oldukça yakın olduğunu fakat arada sosyoljik düşünmeyi hususî kılan bazı farklılıklar olduğunu ifade ediyor. Yazımızın konusu da işbu farklılıklar.

Meseleyi çok uzatmadan hemen farklılıklara geçeceğim. Sosyolojik düşünmeyi ortak akıldan farklı kılan ilk özellik fikirlerimizin her açıdan savunulabilir olması. Her açıdan savunulabilir olmak ne demek? Günlük konuşmalarda bir fikrin öne çıkması için açık bir şekilde hitabet açısından iyi ifade edilmiş olması ve ikna edici olması önemlidir. Oysa sosyolojik düşünme açısından önemli olan fikirlerin mantıkî olarak kendi içerisinde tutarlı olması ve gerçeklere uygun olmasıdır. Gerçeklere uygunluk daha fazla uğraş gerektirdiği için(problemin bulunduğu sahaya dair bilgi) çoğu zaman bu nokta gözden kaçırılır. Fakat başta zikrettiğimiz gibi sosyolojik tefekkürün ilk şartı, fikirlerin savunulabilir olması ki bu da tutartlılık ve gerçeklik ile sağlanır.

Sosyolojik düşünmeyi farklılaştıran ikinci nitelik, olaylara daha geniş bir açıdan bakışı gerektirmesidir. Günlük konuşmalarda (ortak akıl söz konusuyken) bireyler çoğu zaman olaylara kendi pencerelerinden bakarlar, fakat sosyolojik düşünme için başka kimselerin de tecrübelerine başvurulmalı ve olaylar daha kapsamlı bir bakışla değerlendirilmelidir.

Bana sorarsanız Bauman’ın tasarladığı bu yapı içerisinde sosyolojik düşünmeyi farklılaştıran en bariz özellik üçüncüsüdür. Buna göre sosyolojik düşünme olayları yalın nedenlere bağlamaktan ziyade olaya etki eden tüm faktörleri değerlendirmeyi gerektirir. Günlük konuşmaları düşünürsek sosyal meselelerle alakalı çoğu zaman ortak aklı tatmin edebilecek bir tek neden arandığını görürüz. Olayı birçok sebebe bağlamak meseleyi soyutlaştırdığından, güçlü tek bir fail ve tek bir sebep öne sürmek ikna edicilik açısından daha kuvvetli gelir insana. Bu ikna ediciliğine rağmen tekil sebeplerin gerçekle ilişkisi oldukça zayıf olabilir. Nitekim Durkheim sosyolojinini kuralları içerisinde toplumsal olguların yine başka toplumsal olgularla açıklanması gerektiğini öne sürmüştür. Netice itibariyle sosyolojik tefekkür tekil ve bireysel sebeplere takılıp kalmadan toplumsal olayların arkasındaki tüm faktörlerin değerlendirilmesini gerektirir.

Son olarak sosyolojik düşünmeyi ortak akıldan ayıran dördüncü özellik ise sosyolojik düşünmede ortaya atılan fikrin her defasında yeniden gözden geçirilmesi gerekliliğidir. Ortak akıldan hasıl olan fikirler, insanlar ikna olduğu anda artık apaçık doğru kabul edilir. Bu biraz da insanların alışmasıyla alakalıdır. Bir kere bir fikre kani olduktan sonra o fikir bize diğerlerinden daha yakın gelecektir. Dolayısıyla ortak akıl bunun doğru kabul edilmesini öngörürken, bu fikirler ancak tekrar tekrar gözden geçirilip zihnen eleştiriye tabi tutulursa sosyolojik tefekkür ortaya ç Continue reading

Eğitim Üzerine 1: Ivan Illich – Okulsuz Toplum

Efendim bu hafta itibariyle yeni 4-5 bölümlük bir yazı dizisine niyet ettik inşallah. Nereden çıktı bu fikir? Geçtiğimiz güz döneminde, Bilim Sanat Vakfında bir eğitim sosyolojisi okuma grubunun toplantılarına iştirak ettik. Bu alana dair bazı okumalarımız oldu. Yazacağımız yazılardan maksat aslında bu okumalarımızı bir yerde kayıt altına alarak korumayı sağlamak. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazıda Ivan Illich’in Okulsuz Toplum kitabını ele alacağız. Bundan sonra da her pazar bir yazarın okumasını yapmaya çalışacağız inşallah.

باسم الله الخلاق العليم الذي ليس كمثله شيء وهو الفتاح العليم diyerek başlayalım.

Continue reading

Nurettin Topçu’nun Durkheimcı Sosyolojiye Eleştirisi ve Reha Romanı Bağlamında İncelenmesi

 

Giriş

XIX. yüzyıl sosyoloji ilmi açısından doğuş ve teşekkül dönemi olarak değerlendirilebilecek bir süreçtir. Klasik sosyoloji teorilerini ortaya atan Durkheim, Marx ve Weber gibi isimler bu dönem içerisinde yaşamış, sonrasında ortaya atılan fikirler genel anlamda bu isimler etrafında şekillenmiştir. Sosyoloji ilk olarak Kıta Avrupasında bu şahıslar ve takipçileri çevresinde gelişim göstermiş olsa da sonrasında Avrupa eksenli ilerlemekte olan ülkeler, sosyoloji ilminden ve ortaya çıkan fikirlerden faydalanmışlardır.

Continue reading

İsra Suresi 44. Ayet hakkında

İsra Suresi 44. Ayet hakkında

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

İsra/44. Yedi (kat) gök, yer ve onların içindekiler O’nu tesbih eder. O’na, hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlayamazsınız. Doğrusu O, Halîm’dir (cezaya acele etmez ve) çok bağışlayıcıdır.

Continue reading

Müslüman İçin Modern Yaşam Kılavuzu

  Vücudunun geri kalanı donarcasına üşümesine rağmen ellerini sıcak tutan logolu bardağı sıkı sıkı tutuyordu. Limonlu çayı idareli kullanmak adına yudum yudum içmeye devam ederken bir yandan da sokak ortasında bir şeyler içtiğini kimse görmesin diye bardağı saklamaya çalışıyor ve koşar adımlarla yatsı ezanından önce camide olmak istiyordu adamın biri. Neden sonra bir garip adam fark etti yolun kenarında, üzerindeki giysi bu soğuk havaya hiç de uygun olmayan.

Adamın Biri: Selamun Aleykum
Bir Garip Adam: Aleykum Selam verahmetullah
Adamın Biri: Çay içer misin kardeş? (elindeki çayı uzattı kardeşine)
Bir Garip Adam: Sen içiyordun ama?
Adamın Biri: Olsun, sen içersen daha iyi hissedeceğim. (Bunu söylerken içinde bir ısının yayıldığını hissetmişti.)
Bir Garip Adam: Demek istediğim başkasının ağzından içemiyorum ben.

Adamın biri öncekinden de çok üşüyordu şimdi. Bir şey demedi. Diyemedi. Ne diyebilirdi ki. Çay da soğumuştu zaten. Soğuk çay mı olurmuş? Aystiyi şadırvana dökmeye üşendiğinden olduğu gibi çöpe attı logolu bardağı. Camideydi şimdi. Her şeyi dışarıda bırakmıştı. Yani, normal yaşamı. Bir normal hayatı vardı çünkü, bir de dini hayatı. Dini hayatı en güzel şekilde yaşarken normal hayatından da geri kalmamalıydı, böyle öğrenmişti büyüklerinden. Az sonra bir garip adam da gelmiş hemen öndeki safta namaza durmuştu. Bu durum çok dokunmuştu adamın birine. Neticede adamın biri önce gelmesine rağmen bir garip adam ondan önde namaza durmuştu. Adamın biri daha önde olmalıydı aslında, en önde. Neyseydi, boşvermişti. Camide oturduğu müddetçe ve dahi namazda, yarının planını yapmış böylece vakitten tasarruf etmişti. Vakit önemliydi onun için. Yine de dünyadan haberdar olmadan uyuyamazdı tabii. Artık uyuyabilirdi, uyudu.