Şaşkınlığın Şanı  

“Şaşırmak başarmanın yarısıdır.” diye bir cümle atsam ortaya, haddime olur mu acaba?

Büyük şeylere soyunmak için büyük idrak tünellerinden geçmek gerekiyor olsa gerek. (Malesef tadamadım ben onu.) Ve beynimizin sınırlarını zorlayacak, mantığımızın sınırlarını çatlatacak idrak açılımları için önce şaşırmak gerekiyor diyorum ben.

Şaşkınlığın Şanı…

Şaşırmaya muktedirsem görmeye, gördüğümü düşünmeye ve düşündüğümü anlamlandırmaya da muktedirim demektir. (Ümit fakirin ekmeği…)

Şaşkınlık bilinmeyenedir. Bilinmeyen bilinir, görünür olunca şaşkınlık geçer, idrak başlar.

“Bilmediklerimi ayaklarımın altına alsam başım göğe değerdi.” diyen İmam Gazali’ye (Allah ondan razı olsun) bakıp da yerden bir karış yüksek olduğumu söylemek dahi abes olur. Öyleyse perdeler arasında kör dolaşmaktansa perdeler arasındaki sırları aramak lazım, görmeye çalışmak lazım.

Çalışmak… Allah’ın rızası, Allah’ın bilgisi ve Allah’ın takdiri bence çalışmakla elde edilebilir şeyler. (Sadece çalışmak değil ama…)

Bu yolda çalışmak için de şaşırmak gerek.

Yüreğimize düşen bir ünlem dünyamızı ve ahiretimizi bağlayacak kazığımız olabilir.

Şaşırmanın Şanı işte burada saklıdır belki de… Allah bizi şaşırtsın!

Advertisements

Bir Şehir Sosyolojisi(!): İstanbul’da Aptal Olmak

Zeki ya da aptal olmak, birilerinin sizi zeki ya da aptal ilan etmesi ile alakalıdır ve bu ilan için herhangi bir kural ya da yetkinlik aranmaz. Mesela ben, kendimin çok zeki olduğunu ve Aynştayn’ın aptal biri olduğunu yüksek sesle iddia edersem benim yaratılmış en aptal insan olduğumu söyleyecek milyonlarca insan olabilir. Sonra bana aptal diyenlere aptal diyecek bir iki kişi de vardır elbet… Yani tarihte ilk aptallık yapıldığından beri hepimiz birilerinin aptalıyız.

Bu yazıyı kaleme alma sebebim, bir aptallık türü olan “İstanbul aptallığı” ya da İstanbul aptalları…

İstanbul sokaklarında milyonlarca insan var. Gün içinde aktif nüfusun (bir şeyler olmalı ki insanlar şurdan burdan gün içinde gelip gelip geri gidiyor) yirmi milyonu geçtiği bir şehirde her 10.000 kişiden birinin hırsız olduğunu düşünün. Bu 2000 (iki bin) hırsıza tekabül ediyor. Aynı oranla 2000 sapık, 2000 ruh hastası, 2000 şizofren olduğunu öne sürsek ve bu tatlı sıfatları çoğaltsak 20 milyon insanın ciddi bir kısmının aptallıktan önce bambaşka sıfatlara sahip olduğunu öne sürebiliriz.

Durum böyle olunca, aptallık size bize kalıyor.

Çünkü, mesela biz, sabah işe giderken emniyet şeridini kullanmıyor, kullananlara ve bu zekilere(!) yaptırım uygulamayan makamlara küfür etmekle falan yetiniyoruz.

Mesela biz, kaldırımın sağından yürümek için onlarca zekiden(!) omuz yiyor ama yine de aptallığımıza çare bulamıyor, zekalarından ilham alamıyoruz.

Mesela biz, 500T’ye, 11Üs’e “Aman bizden önce gelenler bizden sonraya kalmasın.” diye beklerken armut topluyoruz.

Mesela biz, “Bim kasiyerini kazıkladım hacı.”, “Kedinin kuyruğunu kestim kanka.”, “La adam gibi süpür sokağı, bir işin o!” diye cümleler kuramıyoruz.

Mesela biz, balık istif giden otobüste sırf klima açtırtmak için şoförle kavga etmeyi (ancak “Klima açar mısınız?” cümlesinden bu kadar rahatsızlık duyan bir zeka(!) bu kadar kötü araba kullanabilir.) göze alıyoruz.

.

.

.

Misaller bitmez ve ne kadar sayarsak sayalım, aptallığımızın büyüklüğünü izah etmemiz mümkün olmaz. Çünkü “Ah nerede o eski ramazanlar, komşular” goygoyunu yaşam tarzı yapmış adamlar bizim gibilere aptal diyeli çok oldu.

Bu yüzden biz aptal kalmaya devam ediyoruz.

Umulurki, bu zeki insanların her birinin hakları bizi cehennemden bir adım uzaklaştırsa, nerden baksanız milyonlarca adım, işimizi hayli kolaylaştırır öte tarafta.

Umulurki, bazı daha az aptallar, arkamızdan küfür etmek yerine hayırlı bir iki kelam eder.

Son iki cümleye not: İnsanın iki büyük umudundan, daha büyük olanın gerçekleşme ihtimalinin diğerine göre daha büyük olması ne kadar garip değil mi aptal kardeşlerim..!