Nurettin Topçu’nun Durkheimcı Sosyolojiye Eleştirisi ve Reha Romanı Bağlamında İncelenmesi

 

Giriş

XIX. yüzyıl sosyoloji ilmi açısından doğuş ve teşekkül dönemi olarak değerlendirilebilecek bir süreçtir. Klasik sosyoloji teorilerini ortaya atan Durkheim, Marx ve Weber gibi isimler bu dönem içerisinde yaşamış, sonrasında ortaya atılan fikirler genel anlamda bu isimler etrafında şekillenmiştir. Sosyoloji ilk olarak Kıta Avrupasında bu şahıslar ve takipçileri çevresinde gelişim göstermiş olsa da sonrasında Avrupa eksenli ilerlemekte olan ülkeler, sosyoloji ilminden ve ortaya çıkan fikirlerden faydalanmışlardır.

Bu isimler içerisinde bilhassa Durkheim sosyolojinin kurucusu olarak değerlendirilir. Sosyoloji ismini Auguste Comte vermiş olsa da sistemli bir sosyoloji düşüncesini ilk sunan ve ilk sosyoloji kürsüsünü kuran Durkheimdır. David Emile Durkheim 1858 yılında Fransa’da doğar. Hayatının bir döneminde felsefe öğretmenliği yapar ve 1887 yılında Bordeaux Üniversitesinde ders vermeye başlar. 1997 yılında burada ilk toplumbilim, sosyoloji kürsüsünü kurar. 1902 yılında Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesine geçer ve 1906 yılında da Sorbonne Üniversitesi Eğitimbilim Profesörlüğüne getirilir.

Bu makalede Durkheim’ı ele almamızın sebebi kendisinden sonra sosyolojinin gelişim sürecini oldukça etkilemiş olması ve sosyolojinin Türkiye’ye giriş sürecinde de bilhassa Durkheim çizgisinin önemli bir yeri olmasıdır. Dünyada ikinci sosyoloji kürsüsü Türkiye’de Ziya Gökalp tarafından kurulmuştur. Ziya Gökalp tam bir Comte-Durkheim sosyolojisi takipçisidir ve bu çizginin yöntemini Türkiye coğrafyasına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışır. Dolayısıyla Nurettin Topçu’nun Durkheim’ı eleştirisinin esas sebebi benzer alanlarda çalışmalarına rağmen farklı düşünmeleri olabileceği gibi, Durkheim’ın görüşlerinin Türk düşünce dünyasındaki etkileri de bu eleştirinin bir sebebi olabilir.

Nurettin Topçu 1909’da İstanbul’da doğmuş ve yine İstanbul’da büyümüş olan önemli bir Türk düşünürüdür. Liseyi İstanbul Erkek Lisesinde okumuş daha sonra Avrupa’ya tahsil imtihanlarına girerek burs hakkı kazanmıştır. Fransa’da daha çok sosyal bilimler eğitimi alır ve sosyoloji cemiyetine yazılar gönderir. Üniversiteye Strazbourg’da felsefe eğitimi ile devam eder ve doktorasını da burada hazırlar. Doktorasını Sorbon üniversitesine verir ve kendisi burada doktorasını veren ilk Türk öğrencisidir. Bundan sonra Türkiye’ye geri dönerek Galatasaray lisesinde, Vefa Lisesinde ve İstanbul Erkek Lisesinde felsefe, sosyoloji ve psikoloji dersleri verir. Doçentlik tezini vermiş olsa da kadro alamadığı için akademide çalışmamıştır. Nurettin Topçu fikri açıdan hareket felsefesi ve varoluş felsefesi üzerinde durur. Zaten fikirleri etrafında bir neslin yetiştiği derginin adı da Hareket Dergisidir.

Nurettin Topçu gerek liseler için yazdığı sosyoloji ders kitabında gerekse başka kitaplarında sosyoloji ilmine, bilhassa da Durkheim’ın sosyoloji anlayışına çeşitli eleştiriler yöneltir. Biz bu makalemizde Durkheimcı sosyoloji düşüncesinin oluşumunu, Türkiye’ye giriş sürecini ve neticede de Nurettin Topçu ile Durkheimcı sosyoloji düşüncesinin temel çatışma noktasını ele alacağız. Makalemizin son kısmında da Topçu’nun Reha romanına bu düşüncesinin nasıl yansıdığını inceleyeceğiz.

 

 

Emile Durkheim’ın Sosyoloji Düşüncesi

Sosyolojinin bir bilim olarak ortaya çıkış sürecine biraz daha yer verirsek, Durkheim’ın kuramını ve Türkiye’ye girişini daha kolay anlayabiliriz. Durkheim’dan önce gelen ve Durkheim’ın düşüncelerini de etkileyen Auguste Comte sosyolojiyi adlandıran kişidir. Comte sosyolojiden bir bilim olarak söz eder ve onun doğa bilimleri gibi bir bilim olduğunu savunur. Comte’un amacı bilimsel rasyonalizmi insan davranışına yaymaktır, toplumların geleceğini rasyonel olarak düşünmektir.[1]

Nitekim ondan sonra gelen Durkheim da benzer şekilde düşünecektir fakat o Sosyolojik Yöntemin Kurallarında toplum üzerine yapılan rasyonel düşüncenin metodolojisini, yöntemini ortaya koyacaktır. Durkheim bu konuda şöyle der: “Başlıca hedefimiz bilimsel akılcılığı insan yaşamına yaymaktır. Geçmiş üzerinden değerlendirildiğinde, insan yaşamının neden sonuç ilişkilerine indirgenebileceğini göstermektir. Ki akılcı bir işlem bu ilişkileri daha sonra geleceğe yönelik davranış kurallarına dönüştürebilir.”[2] Dolayısıyla Durkheim insanlık tarihinin ortaya attığı sosyoloji yöntemiyle bir neden sonuç ilişkisine indirgenebileceğini iddia etmiştir.

Comte’un da Durkheim’ın da sosyolojiyi bir bilim haline getirmek için sebepleri vardır. Onlar Fransız Devrimi’ndan sonra Avrupa’da ve bilhassa Fransa’da oluşan kaos ortamını görmüş kişilerdir. İnsanın apriori aklının, aydınlanmada olduğu gibi, ve sonrasında devrimci modern devletin sistemli, bilimsel düşünülmeksizin topluma yaptığı müdahalelerin toplumu nasıl bir hale getirdiğine şahit olmuşlardır. Bunun neticesinde onlar bireyi ve devleti bilimsel bir yasa ile sınırlandırmak adına sosyolojinin doğa bilimleri gibi bir bilim olduğunu iddia etmişlerdir.[3]

Durkheim’ın sosyoloji yöntemine göre sosyal olgular dışsal ve zorlayıcıdırlar. Yani bireysel bilinçler biraraya gelerek toplumsal bilinci oluştururlar fakat toplumsal bilinç bireysel bilinçlerin toplamından fazlasıdır. Zira o artık bireyi yönlendirici bir hale gelir, onun üzerinde etki eder. Durkheim bunu anlatırken, canlılığı meydana getiren organik bileşikleri ve canlı organizmasını örnek verir. Bir mineral nasıl canlılık belirtisi göstermezken farklı bileşikler belirli şekillerde biraraya geldiklerinde canlılık özelliği gösteriyorlarsa, birey ve toplum da böyledir, canlılık özelliği gösteren toplumdur  ve bunda bireyin bir etkisi yoktur. [4]

Durkheim’a göre toplumsal otorite bireyi aşan bireyin önünde eğildiği bir güçtür.[5] Birey başından beri toplum içinde var olduğuna göre ve toplumların her biri diğerinden çıktığına göre bireyin kollektif bilince katılıp katılmama yönünde irade gösterdiği tek bir an bile yoktur.[6] Yine o toplumsal baskının doğal bir güç olduğunu ifade eder, dolayısıyla bireyin kendi rızasıyla buna boyun eğmesi için yapay bir araca başvurmaya gerek yoktur, toplumsal olanın karşısında kendi acziyetini fark etmesi bunun için yeterlidir. Bu da iki şekilde olabilir, ya din aracılığıyla buna dair duyusal ve sembolik bir tasavvur yaratılabilir(ki ona göre geçmişten beri böyle olagelmiştir), yahut bilim yoluyla buna yönelik uygun ve belirgin bir düşünce geliştirilebilir.[7] (Bu da şu anda kendisinin yapmak istediği şeydir)

 

 

Özetlemek gerekirse bizim Durkheim’ın düşüncesinde üzerinde duracağımız unsurlar şunlardır:

1- Toplumsal yaşam bireyi aşmıştır, bireyin yapacağı tek şey onun getirdiklerine boyun eğerek ve onun üstünlüğüne inanarak toplumsal olana karşı bağlılık ve saygı duymaktır.[8]

2- Bir sosyal olayın belirleyici nedeni onu önceleyen olaylar içerisinde aranmalıdır, bireysel bilinç durumlarında değil. [9]

3- İnsan merkezci düşünce bilimin gelişmesinin önünü daima tıkayan bir durum olmuştur. Sosyolojik düşünceyi kabul etmeyişin sebebi, yine insanın toplumsal olanın önünde aczini kabullenemeyişi ve ona mahkum olmak istemeyişidir. Fakat bu aşılacaktır. [10]

Durkheimcı Sosyolojinin Türkiye’ye Girişi

            Sosyolojinin çıkış ortamını tasvir ederken toplumdaki parçalanma ve kaos ortamı aslında son dönem Osmanlı toplumunu da ifade etmektedir. Bundan olsa gerek Osmanlı mütefekkirleri sosyolojik düşüncenin ortaya çıkışından itibaren bu alandaki gelişmeleri dikkatle takip etmiş ve benimsedikleri fikirleri uygulamaya çalışmışlardır. Ulum-i İktisadiyye ve İctimaiyye Mecmuası bu açıdan oldukça kayda değer bir örnektir. Bu sayede, yapılan çalışmalar ve yazılarla Osmanlı mütefekkirlerinin Auguste Comte’un pozitivizminden ve aynı zamanda iktisadi gelişmelerden haberdar olduklarını görüyoruz.

Anlaşılan odur ki tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Türk coğrafyasında da başta Tarde-Durkheim çatışması vardır. Fakat Ziya Gökalp’in Durkheim’ın görüşlerini benimsemesi, Türk toplumuna uygun bir şekilde yeniden yorumlaması ve neticede Türkiye’de kurduğu sosyoloji kürsüsünün başına geçmesiyle birlikte Türkiye’de de Avrupa’da olduğu gibi birçok düşünür Durkheim’ın düşüncelerini ve yöntemini benimsemiştir. Nurettin Topçu kitapları içerisinde zaman zaman Türkiye’de Durkheim’ın görüşlerini benimseyen bu kişilere atıfta bulunarak onları eleştirir. Bunu kimi yerde Ziya Gökalp’in şahsında yaparken kimi yerde de böyle bir güruhun varlığından bahsederek eleştirir. Bu yazının maksadı daha çok Topçu ile Durkheim’ın görüşlerini karşılaştırmak ve ana çatışma noktasını bulmak olduğundan, bu bölümde bu kadar bilgi vermekle iktifa edeceğiz.

 

Nurettin Topçu’nun Düşüncesi ve Sosyoloji Eleştirisi

Nurettin Topçu, Hareket Felsefesinin kitabını yazan Maurice Blondel ile henüz lise yıllarındayken mektuplaşmaya başlamış ve fikirlerinden etkilenmiştir. Nitekim kendisi de Türkiye’de Hareket dergisini çıkararak görüşlerini bu dergide ifade etmiştir. Yine Nurettin Topçu’nun kendi anlatışından varoluş felsefesinden etkilendiğini görüyoruz. Bundan dolayı öncelikle Topçu’nun bu konulardaki fikirlerini ele alarak genel bir çerçeve çizmeye çalışacağız.

Varoluş Felsefesi ve Hareket Felsefesi yazılarında Nurettin Topçu, varoluşçuların kişinin kendini şekillendirmesi düşüncesinden etkilendiğini görüyoruz. Topçu, idealimizi bizzat kendimiz hazırlamamız gerektiğinden, bunu yaparken de heveslerimizi değil ahlakı kendine ilke edinmiş insanları esas almamız gerektiğini söyler. Ve der ki: “Bizi o insanların seviyesine ulaştıracak olan şahsi cehdimizdir.”[11] Yine der ki: “Sartre, Jaspers ve Heidegger bu noktalarda anlaşmış bulunuyorlar: Ancak kendi kendisini serbestçe seçen, kendi varlığını yapan, kendi kendinin eseri olan insan varoluş sahibidir.”  Dolayısıyla Nurettin Topçu bireyin kim olacağına ve tercihlerine yine kendisinin karar vereceğini düşünür. Ve bunu da hareketle, gayret ederek yapacağını söyler. [12]

Nurettin Topçu’ya göre zamanımızın meselesi gelişme, bilimsel bilgiler yahut siyaset meselesi değildir. Çağımızın meselesi iradedir.[13] İrade, Topçu’nun düşüncesinde ehemmiyeti haiz bir yer tutar ki daha sonra açıklayacağmız üzere Durkheim’la kırılma noktası da burası olacaktır.

Topçu’nun sosyoloji eleştirisine gelince, O Durkheim’ın sosyoloji mektebini, toplumun ferde uyguladığı her türlü baskıyı kabul ederken ferdin toplum üzerindeki hiçbir etkisini kabul etmemesiyle eleştiriyor.[14] Şüphesiz bu sosyal olguların zorlayıcı ve bireye dışsal olmasıyla gerçekleşir. Durkheim toplumun bu yönünü iyi bir şey olarak görürken, Topçu bunun insanın kendi iradesi dışında kendisine dayatılan bir şey olduğu için, bireyin mücadele etmesi gereken bir olgu olarak değerlendirir. [15]

Topçuya göre bireyler hareketleriyle toplumu aşarak daha üstün bir nizama ulaşmak isterler. İrade hareketiyle sonsuza giden bu yolculuk cemiyet dairesinin yaratıclıktan mahrum ve karanlık sınırlarıyla engellenir. [16] Yani Nurettin Topçu’ya göre toplumsal olan, bireyleri kısıtlayan bir şeydir. Durkheim’a göre de öyledir fakat Durkheim bu sınırın aşılmasını kötü bir şey olarak görürken, Topçu bunu iyi ve hatta bireyi kendisi yapan şey olarak görür.

Buraya kadar ele aldığımız kadarıyla, Topçu’nun Durkheim’a eleştirisi Durkheim’ın düşüncesinde bireyin topluma etkisine yer vermemesinden kaynaklanır. Nurettin Topçu’nun sosyoloji eleştirisini ele alan çalışmalar genel anlamda bununla sınırlı kalmaktadır. Fakat Durkheim’ın düşüncesini biraz daha derinlikli incelediğimizde onun toplumu esas almasının bir sosyolojik araştırma yöntemi olduğunu görürüz. O iki yöntem gösterir, birincisi toplumu incelerken, toplumu esas kabul edelim; ve ikincisi toplumsal olaylar böylece toplumsal olaylarla açıklanır. Örneğin onun Lyceens de Sens konuşmasında dahilere düşüncesinde yer verdiğini görürüz. Ona göre dahi kimseler toplumdan önde gider ve topluma yol gösterirler.[17] Dolayısıyla Nurettin Topçu’nun irade hareketiyle toplumu aşma meselesini Durkheim topluma önderlik etme gibi ele alır.

Yine Durkheim’ın bireyselciliği her ne pahasına olursa olsun savaşılması gereken bir mefhum olarak değerlendirmediğini, bireyselciliğe bireylerin kendilerini geliştirmesine düşüncesinde yer verdiğini görürüz. [18] Dolayısıyla Durkheim’ın düşüncesinde bireye ve bireyin topluma etkisine yer verdiğini anlıyoruz.

Bu durumda Nurettin Topçu ile Durkheim’ı ayrıştıran şeyin ne olduğu sorusu aklımıza gelecektir. Bunu Topçu kendi ifadeleriyle şöyle açıklar:

“Durkheim, içtimai akılcılığı içinde, hislerle irade gibi insan ruhunun asıl özlü     unsurlarını inkar ettikten sonra aklı da içtimai zaruretlerin bir neticesi olarak kabul           etmekle, ferdi ruhu bütünüyle ortadan kaldırıp onun yerine kendi Allahlaştırdığı   cemiyeti koymak suretiyle fert için her türlü ideal imkanını ortadan kaldırdı.”

Buradan anladığımız şudur, esas ayrışma noktası Durkheim’ın insan iradesini inkar etmesidir. Durkheim’ın dualizm konuşması bu konuyu anlamada oldukça yol göstericidir. Durkheim bireylerdeki dualizmin farklı düşünürler tarafından ele alınış biçimlerini anlattıktan sonra kendi fikrini sunar. Ona göre bireyin iki yönünden biri duyumlar ve duyusal iştahken diğeri entelektüel ve ahlaki yaşamdır. Durkheim bu iki tarafımızdan tutkuların ve egoist eğilimlerimizin bizim kendi içimizden gelen şeyler olduğunu ve rasyonel eylemlerimizin ise toplumsal kaynaklı olduğunu söyler.[19] Ve yine der ki: “Kendimizden emin olarak ve aşırı dogmatik olmadan, en önemlileri dahil ruhsal durumlarımızın çoğunun toplumsal kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz.”[20] Dolayısıyla Durkheim’ın dualizminde birey kendinde kötü iken toplum ona ahlaklı ve rasyonel tutumlar kazandırır. Yani bireyin kendinden gelenler kötü, toplumdan kazandıkları iyidir.

Topçu ise bunun tam tersini söyleyecektir:

“Kainattan ayrılan ve asıl bizim olan ruh, kendisinde tam manasiyle öznellik taşıyan      varlık, duygu ile iradenin dünyasında kendini gösterir. Duygularımız tabiatla     cemiyetten bize gelen tesirlerdir. İrade ise, bizim dış dünyaya karşı koyduğumuz içsel    kuvvettir. Duygular almada eli kolu bağlı kruşuna dizilenler gibi tesirsiz ve iktidarsız    olan insan, aldığı bu tesirleri kendinde biriktirip kuvvet yaparak dış dünyaya irade             halinde karşı hücuma kalkıyor.

Gördüğümüz gibi Topçu’ya Durkheim’ın düalizminin tam tersini kabul eder. Birey kendinde iyidir fakat toplumdan edindiği duygular onun iyi olan özünü perdeler. İnsana toplum tarafından dayatılan duygular vardır ve bireyler iradeleriyle bu duygulara karşı koyarak kendilerini gerçekleştirmek durumundalardır. Topçu’nun Varoluş ve Hareket felsefesiyle irade düşüncesinden çıkarılacak nihai sonuç budur.

Reha

            Nurettin Topçu’nun Reha romanında Niyazi isimli bir gencin Reha’ya olan aşkını anlatır. Romanda anlatıcı, kahramandır yani Niyazi’nin kendisidir. Başta bu dahi Topçu’nun düşüncesiyle örtüşen bir şeydir. Zira bu şekilde bireyin kendisi, duyguları, değişim süreci ele alınmıştır. Zaten Topçu Varoluş felsefesi kitabında da Sartre gibi varoluşçuların düşüncelerini romanlar, tiyatrolar gibi kahramanların hayatları üzerinden anlattığını söyler ki kendisi kısmen de olsa Reha romanında bunu yapar.

Niyazi daha önce de başka bir kızı sevmiş ve ailesinin yanından ayrılmıştır. Roman onların arasına dönüşüyle başlar ve daha ilk başta bir toplum eleştirisi görürüz, eniştesinin kendisini eğlencelere ve alemlere götürdüğünü, içki ve eğlence alemlerinin sabahlara kadar sürdüğünü fakat kendisinin bunlardan hoşlanmadığını ifade eder.

Niyazi toplumla alakalı olarak görüşlerini şöyle ifade eder:

“Her yerde ve herkeste aradığım samimilik yerine bulduğum riya, ihtiras ve korkunç benlik kalbimi cemiyetten uzaklaştırmış ve içimde müthiş ve derin bir uçuruma atmıştı. Beni kimse tanıyamadı, çünkü dünyanın vefasıyla samimiyeti bana kafi gelmedi.”

Romanın birçok yerinde Niyazi’nin kendi içinde yaptığı bu tür konuşmalara rastlarız. Tıpkı Nurettin Topçu’nun irade düşüncesi gibi, toplumda yaygın bazı kötü duygu ve düşünceler vardır fakat Niyazi kendi iradesiyle bunlara karşı koyarak varoluşunu gerçekleştirir. Nitekim Niyazi’nin olaylar içerisinde en çok huzur bulduğu yerin toplumdan ve bu insanlardan uzak köy evi benzeri bir evde, huzurlu (Topçu’nun ifadesiyle irade adamı) kimselerin yanında olduğunu görürüz.

Bütün bu olaylar Niyazi’nin yine onların yanından ayrılmasıyla sonuçlanır. Bütün bu ailesinin yanına dönme çabası neticesinde ulaştığı şudur:

“… Lakin ne olursa olsun yaşayışınızın üstündeki gururu sıyırsalar saadet namına elinizde bir şey kalmayacak. Size aynı zamanda acıyorum ve kızıyorum: O kadar başkalarına bakmadan, mukadderatınızı düşünmeden yaşıyorsunuz. İçinizde en günahkarınız olsam da en ruhsuz ben değilim. Niçin saklayayım: Ben burada feci, ezici, öldürücü bir aldanışa uğratıldım. Sizden iğreniyorum. Varlıklarınızdan uzaklaşmak istiyorum. Ve bunun için evinizden, bulunduğunuz şehirden de böyle uzaklaşmaya karar verdim. Beni aramaya lüzum yok. Hiçbirinizin yüzünü görmek istemiyorum.”

Sonuç

Durkheimcı sosyoloji hem Avrupa’da hem de Türkiye’de kendine birçok takipçi bulmuş bir çizgidir. Fakat aynı zamanda bir o kadar da eleştirilmiştir. Nitekim Anthony Giddens bu eleştirileri değerlendirerek ve Durkheim’ın yönteminde bazı tadillere giderek Sosyolojik Yöntemin Yeni Kuralları kitabını yazmıştır. Nurettin Topçu Türkiye’de Durkheim’ı eleştirenlerden biridir. Bu makalede her ikisinin düşünce dünyasını inceleyerek şunu ortaya çıkarmış olduk, bu iki düşünürün temelde ayrılık noktası bireye dair farklı dualistik düşünceleridir. Durkheim temelde bireyin özünü kötü, toplumu bu kötülüğü sınırlayıcı, iyi bir engel olarak değerlendirirken; Topçu bireyi özünde iyi ve fakat kendini gerçekleştirme sürecinde toplumu kötü bir engel olarak değerlendirmiştir. Son olarak da Nurettin Topçu’nun bir romanı olarak Reha’ya bu dualistik düşüncesinin nasıl yansıdığını açıkladık.
 

 

Kaynakça

Akpolat, Y . (2010). Durkheim’dan Giddens’a Pozitivist Sosyoloji. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 10 (2).

Toprak, Z . (2013). “Psikolojiden Sosyolojiye Türkiye’de Durkheim Sosyolojisinin Doğuşu”. Toplumsal Tarih Dergisi, 238.

Durkheim, E. Ahlak ve Toplum. Pinhan Yayıncılık, 2016.

Durkheim, E. Sosyolojik Yöntemin Kuralları. DoğuBatı, 2014.

Topçu, N. İsyan Ahlakı. Dergah, 2016.

Topçu, N. Varoluş Felsefesi Hareket Felsefesi. Dergah, 2015.

Topçu, N. İradenin Davası. Dergah, 2015.

Topçu, N. Sosyoloji. Dergah, 2014.

Yıldırım, E. (2004). “Türkiye’de Sosyoloji Tasavvurunun Eleştirisi: Nurettin Topçu Örneği”. Sosyoloji Konferansları Dergisi, 24.

[1] Yıldız Akpolat, “Durkheim’dan Giddens’a Pozitivist Sosyoloji”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, s. 13.

[2] Durkheim, E. Sosyolojik Yöntemin Kuralları. DoğuBatı, s. 12.

[3] Akpolat, s. 15.

[4] Durkheim, Sosyolojik Yöntem, s. 19.

[5] Durkheim, Sosyolojik Yöntem, s. 130.

[6] Durkheim, Sosyolojik Yöntem, s. 133.

[7] Durkheim, Sosyolojik Yöntem, s. 149.

[8] Durkheim, Sosyolojik Yöntem, s. 151.

[9] Durkheim, Sosyolojik Yöntem, s. 138.

[10] Durkheim, Sosyolojik Yöntem, s. 28.

[11] Topçu, N. Varoluş Felsefesi Hareket Felsefesi. Dergah, s. 24.

[12] Topçu, N. Varoluş, s. 61.

[13] Topçu, N. İradenin Davası, s. 18.

[14] Topçu, N. Sosyoloji, s. 18.

[15] Topçu, N. İsyan Ahlakı, s. 75-76.

[16] Topçu, N. İsyan Ahlakı, s. 71.

[17] Durkheim, E. Ahlak ve Toplum. Pinhan, s. 36-37.

[18] Durkheim, Ahlak ve Toplum, 59-60.

[19] Durkheim, Ahlak ve Toplum, 175.

[20] Durkheim, Ahlak ve Toplum, 161.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s