Şaşkınlığın Şanı  

“Şaşırmak başarmanın yarısıdır.” diye bir cümle atsam ortaya, haddime olur mu acaba?

Büyük şeylere soyunmak için büyük idrak tünellerinden geçmek gerekiyor olsa gerek. (Malesef tadamadım ben onu.) Ve beynimizin sınırlarını zorlayacak, mantığımızın sınırlarını çatlatacak idrak açılımları için önce şaşırmak gerekiyor diyorum ben.

Şaşkınlığın Şanı…

Şaşırmaya muktedirsem görmeye, gördüğümü düşünmeye ve düşündüğümü anlamlandırmaya da muktedirim demektir. (Ümit fakirin ekmeği…)

Şaşkınlık bilinmeyenedir. Bilinmeyen bilinir, görünür olunca şaşkınlık geçer, idrak başlar.

“Bilmediklerimi ayaklarımın altına alsam başım göğe değerdi.” diyen İmam Gazali’ye (Allah ondan razı olsun) bakıp da yerden bir karış yüksek olduğumu söylemek dahi abes olur. Öyleyse perdeler arasında kör dolaşmaktansa perdeler arasındaki sırları aramak lazım, görmeye çalışmak lazım.

Çalışmak… Allah’ın rızası, Allah’ın bilgisi ve Allah’ın takdiri bence çalışmakla elde edilebilir şeyler. (Sadece çalışmak değil ama…)

Bu yolda çalışmak için de şaşırmak gerek.

Yüreğimize düşen bir ünlem dünyamızı ve ahiretimizi bağlayacak kazığımız olabilir.

Şaşırmanın Şanı işte burada saklıdır belki de… Allah bizi şaşırtsın!

Advertisements

Olmayan adam

Aslında yoktu bu adam, kendinden vazgeçmiş, inancı kalmamış ve unutmuştu. Sessiz bir yokluğa boğulmuş ve bitmişti. Dolunaya son bir defa baktı, sahte bir canlılık hissetti. Hatalı bir anı oluştu ve yok oldu zihninde iki nefesinin arasında. Olması gereken yerde ve olması gerektiği zamandaydı. Mükemmel bir sondu. Bıçağı sol bileğine vurdu çünkü kalbine daha yakındı. Kanı hızla aktı ve ince oluktan denize döküldü. Kanı akarken kimseye yük olmadan zihninde son bir kelimeyle teslim oldu, ‘vuslat’.

Özgürlük

İnsan hayatında öyle bir ân var ki, gerçek huzur ve özgürlük bu ân içinde her insana ikram ediliyor ama çoğu, belki hiçbiri elinde tutamıyor.

Hani oluyor ya, uyanıyorsunuz zihninizde hiçbir kaygı olmuyor, yaşadığınız her türlü zorluk, geçirdiğiniz hastalıklar önemsiz kalıyor. Pişmanlıklarınız, hatalarınız, acılarınız silinip gidiyor. Tavana, gökyüzüne, yere bakıyorsunuz ve huzur doluyor ruhunuz. Hani belki  bomboş bir tavan baktığınız, ama sükûnet var kalbinizde. Sessiz bir farkındalık ve sakin bir dirilik. Vücut günün en güçlü ânını yaşıyor, uzuvlar dinlenmiş oluyor. Gece uykunuzu kaçıran gözyaşları unutuluyor, karanlık kâbuslar gerçekliğin içinde eriyip gidiyorlar. Ciğerlerinize dolan nefes bile sizi mutlu ediyor, tebessüm pâk ediyor yüzünüzü yepyeni bir gün için. Gözlerinizi örtüp yavaşça bir nefes daha alıyorsunuz…

İşte tam o ânda hücüm ediyor bütün ızdıraplar, gözyaşlarının acılığı damağınızı kurutuyor, hastalıklarınızı ve ağrılarınızı tekrardan hissediyorsunuz. Sorumluluklarınız yükleniyor omzunuza, çöküyorsunuz biraz, umutlarınız da çürüyor sessizce. Yüzünüz karanlığın sancılı vuruşuyla boyanıyor ve hatıralar keskin tırpanlar şeklinde hücum ediyor şuurunuza, ne umut edilecek bir gelecek görüyorsunuz önünüzde ne de gurur duyulabilecek bir geçmiş. Artık bir saniye öncesinin tatlı gerçekliğinden kopmuş yeni bir gerçeklik var. Sizi bu ân’a getiren mükemmel dizayn’ın yüzünüzdeki çizgileri oluştururken kullandığı fırçanın izlerini hissediyor hüzünleniyorsunuz. Gözlerinizi yumarak hepsinin yok olmasını bekliyorsunuz ama her şey daha da netleşiyor ve vazgeçiyorsunuz. İnandıklarınızdan, yaşadıklarınızdan, düşündüklerinizden…

8 dakika

‘… işleminin fizikteki uygulamalarına bakıldığında basit harekette zamanın bulunmasını sağladığı görülür.’ Diyordu hoca saate baktığım anda, kulağım onda değildi aslında. Gelecek bir mesajı bekliyordum, tüm dikkatim ona odaklanmıştı. O’ndan geleceklere. Saat 13.04’ü gösteriyordu. Az önce yoklama kağıdına alelâde bir şeyler karalamıştım, zaten kimsenin umurunda olmayacaktı, kim bakardı ki o arap saçına dönmüş kağıda diye aklımdan geçiyordu kalem kağıdı yalarken. Telefonumun kilidini kapatım, ceketimin cebine koyarken parçalanmış peçetenin kalıntıları elime bulaşmıştı, hafifçe silkeledim elimi ve düştüler. Kum tanelerini elimden kaydırdığım anılarım canlandı bir anda. Ufka uzanan denizi huzurla seyrederken tekrar tekrar elime alıp kayışlarını seyrettiğim kumlar hep farklı bir hikâyeyi anlatıyordu bana. Kumların hayaline kaptırmışken kendimi hocayı dağınık anlatımında cisimlerin hacimlerini bulma bölümüne geçerken buldum. Tahtaya çizdiği cismin x karenin 0 ile 5 arasındaki bölümünün eksenler etrafında döndürülerek oluştuğunu anlatıyordu..

Allah’ı tenzih etmek ne demekti? Ney olmadığı anlamak ne demek? Mesela Allah bizim anladığımız şekliyle bir mekânın varlığında algılanamazdı. Ötesindeydi. Aynı şekilde zaman da Allah’ı anlatamazdı, ama bizim için olayların sırayla gerçekleşmesi ve sebep sonuç devamlılığında ilerlemesi gerekiyordu. Kıyâm’dan beri kendimde olmadığı farkedişim bu anda oldu. Oturmuştum ve selâm vermek üzereydim. Dilimden bir şeyler dökülmüştü bu süreçte ama bunlar aklımın ya da kalbimin süzgeçinden geçmişler miydi? Buna cevap veremeyecektim, veremezdim. Bu iki bilinç anı arasında gözlerimden, burnumdan, tenimden, kulaklarımdan aldığım bilgiler beynimde değerlendirilmemişti. Yani o zaman aralığı silinmişti. Hayatımdan 3 dakika kazanmıştım. Bir anlamda. Kalktım, çantamı sırtlanıp ayakkabılarımı giydim. Eğildiğim için başıma biraz kan gitmiş olsa gerek hafif bir sızlama hissediyordum şakaklarımda. Dikelip asansöre doğru hızlı adımlarla gidip düğmeye bastım, yanımda bekleyen hocayla beraber gelen asansöre bindik. Bu çaresiz, sosyal baskının en uçlarda yaşadığı anın bir an önce bitmesini bekliyordum ama asansör aklımı okumuş da yavaşlamıştı inadına. Her zaman 15 saniye süren inme süresi en az 30 saniye olmuştu. Çok açıktı bu. Varınca hızla inip yine seri adımlarla Batıya geçtim, merdivenleri üçer beşer atlayarak aşağıya indim. Konferans salonuna girdim, hoca eşyalarını hazırlıyordu, en ön soldan 5. Sıraya oturdum, ceketimi çıkarıp solumdaki koltuğa yerleştirdim. Koltuğun yanından çıkan masanın üzerine kalemimi ve defterimi çıkarıp yerleştirdim. Telefonumu çıkartırken gözlerimi kaldırıp Hocaya baktım: “Integral…

Gözlerine bakıyorum ve yine de sen beni göremiyorsun dostum, sesinde bir ben var. Siliyorum seni gözlerimden bilincimin izin verdiği seviyede… ‘İnsanların gözünde nasıl göründüğümü düşünmek, dert etmek istemiyorum’ deyişinle birlikte deli hatıralar canlanıyor zihnimde, hocamızın yanında sessiz oturuşumuz. Nedendi bu, biz olmaktan çıkmak değil miydi sence de? Öyleydi. Yine de gözlerinde ve sözlerinde yaşıyorum samimiyetini. Sözlerin hep bir birliğin parçası ve şuan bekliyorum sözlerindeki anlamın gelişini. Kusuruma bakma dostum. Gözüm sende ama aklım başka bir yerde. Gelecek bir mesajı bekliyorum, tüm dikkatim ona odaklı. Allah’a emanet ol diyorum dostuma ve izin istiyorum dersimin başlaması sebebiyle, ayrıca namaz da kılmalıyım. Ayaklanıyorum ve mescide gidiyorum hızla. Kalbim çok hızlı atıyor şuan. Derin bir heyecanın izleri var ruhumda. Nerede olduğumu farkediyorum şuan, mescidde namaz için niyet almak üzereyim. Az önce neredeydim? En son hatırladığım dostumun yanından ayrılırkenki heyecanımdı. Ne zaman elimden ayağıma abdest aldım bilmiyorum. Niyet ediyor ve namaza başlıyorum. Subhanekallahumme…

Sessizliğin yıkacak içimdeki derin gökdelenleri, biraz sonra söyleyeceğin sözler sarsacak kafenin duvarlarını ve herkes bize bakacak dostum, sözlerinin aşkıyla. Hayalim sana dönüşecek ve sen hayalden hayale geçerken benden uzaklaşacaksın. Masadaki hafif titreşimin ardından telefonuna bakıp hava durumunun mesajını sessizce okuyacaksın. Dudakların kıpırdamayacak okurken, belki sadece bakmış olacaksın ve sonra bana dönüp seni dinliyorum diyeceksin. Ben de sana derste başımdan geçenleri anlatacağım: “Hoca anlatıyordu ve konu ilgimi de çekiyordu ama birazcık kestiriverdim işte. Gözlerimin böyle mayhoş bakması ondan.” Ne kadar da küçük ve saf bir yalan.. halbuki aklımda başka bir şey var olacak. Onu düşünürken şişmiş olacak gözlerimin altı. Soracağın sorunun cevabını vermeksizin yalanla doğrunun arasında oyunlar oynayacağım. Her bilgim sende olsa ben ben olmam. Bu yüzden senin her bilgini bana vermediğin gibi ben de sana o anda vermeyeceğim her bilgimi. Gözüm arkanda oturan gruba kayacak bir süre, onların anlamsız gürültülerini izleyeceğim ve sen de bana soracaksın nereye daldığımı. Arkandaki grubun ne kadar boş ve anlamsız olduğunu söyleceğim. Oysa ki öyle olmayacak. Ben yaptıklarımın ne kadarını anlamlı görüyorum ki? En azından onlar yaptıklarını anlamlı görebiliyor olacaklar. Başkalarının fiilerini tekraren analiz ediyor olacaklar, dedikodu da diyebilirsin yaptıklarına. Ama bu gözle baktın mı ne kadar da anlamsız geliyor değil mi? Başka birisinin yaptığı fiilleri herhangi bir sonucu, amacı hedeflemeksizin ve bir etkisi olmaksızın tekrarla analiz ediyor olacaklar. Bunları anlatacağım sana ve başkalarına bakmanın ve onlara sadece olduğumuz yerden bakarak yargılar çıkarmanın anlamsızlığını söyleyeceğim kendimle çelişircesine ve bana yapılsa ne kadar rahatsız olacağımı belirteceğim ama bunun toplumun bireylere etkisiyle oluşan karakteri oluşturduğunu anlatacağım. Sözü sana bırakıp kendimin içine çekileceğim sonra da.

Dersin bitttiğini anlatan kelimeler dökülürken hocanın dudağından düştükleri yerlerde kanayan yarıklar açılacak. Bunu dehşet içinde seyreden öğrenciler hızla kaçmaya başlayacaklar. Kapıdan geçtiklerinde içlerindeki korku buharlaşıp yere saçılacak ve ben de onların yere döktüklerini toparlayacağım arkalarından. İçime atacağım hepsinin içinde bir anlığına yaşadıkları esaret endişesini, özgürlük arzusunu. Esaretle boğuşan her esir gönlüme düşecek o an. İşkenceyle sorguya çekilen İhvân-ı Müslimîn üyelerinin bedenine bürüneceğim o anda. Saçımdan tutup kaynar suya sokacaklar başımı ve nefesim kesilecek.. ellerini hissedeceğim sonra da, saçlarımın arasında dolanacak parmakların, özgürleşeceğim.. Asansöre doğru yürüyeceğim ardından, yanımdan hızla geçenler varlığımın farkında bile olmayacaklar ama ben hepsinin ruhumu, perdeyi titreten rüzgar gibi titretişlerini hissedeceğim. Bu küçük kıpırtının etkisi hemen geçecek ve kendimi kafede birbirlerinin üzerine istifra edenleri seyrederken bulacağım. Yer tükürecek yüzlerine ama taştan tükürükler başka hedeflerinin olduklarının farkında olarak bana yönelecek, çatının bana lanet edişini işiteceğim ruhumda. Duvarlardan parçalar koparak  etrafa saçılacak, zaman bükülecek çaydanlığın olduğu yerde, bakkaldan çikolatalar eriyerek yere dökülecek, soda şişeleri patlayacaklar ve yarım saniye sonra havada donacak içlerindeki sıvılar. Dostum gelecek sonra, yürüdüğü yollar yeniden inşa olacak yok oluşlarından, duvarlar kendilerine gelecek ve varacak yanıma dostum. Bir zalim haberci beklediğim mesajla gelip çekecek ruhumu bedenimden, çivilerle asacak ortadaki kolona. Dostum farketmeyecek bunları, selâm verecek, oturacak karşıma. Hayalimle dolduracağım sonra da boş koltukları. Benim doldurttuğum bu boşluklarda oturanlardan bir tanesinin gözleri olmayacak ve yine de ağlayacak. Bir diğeri kendini gerçekten dünyada var sanacak. Ve bir başkası yüzünü tırmalayarak kanatacak ve tırnaklarını suçlayacak. Çağırmış olmama rağmen gelmeyecek birisi. Sonuncusuysa paramparça halde olacak ama bizim sarkan derilerini göremediğimizi sanacak. Dostum hayallerimden bağımsız beni bakışlarının esareti altına alacak ruhumun mevcut esâretinden bîhaber.

Bir Şehir Sosyolojisi(!): İstanbul’da Aptal Olmak

Zeki ya da aptal olmak, birilerinin sizi zeki ya da aptal ilan etmesi ile alakalıdır ve bu ilan için herhangi bir kural ya da yetkinlik aranmaz. Mesela ben, kendimin çok zeki olduğunu ve Aynştayn’ın aptal biri olduğunu yüksek sesle iddia edersem benim yaratılmış en aptal insan olduğumu söyleyecek milyonlarca insan olabilir. Sonra bana aptal diyenlere aptal diyecek bir iki kişi de vardır elbet… Yani tarihte ilk aptallık yapıldığından beri hepimiz birilerinin aptalıyız.

Bu yazıyı kaleme alma sebebim, bir aptallık türü olan “İstanbul aptallığı” ya da İstanbul aptalları…

İstanbul sokaklarında milyonlarca insan var. Gün içinde aktif nüfusun (bir şeyler olmalı ki insanlar şurdan burdan gün içinde gelip gelip geri gidiyor) yirmi milyonu geçtiği bir şehirde her 10.000 kişiden birinin hırsız olduğunu düşünün. Bu 2000 (iki bin) hırsıza tekabül ediyor. Aynı oranla 2000 sapık, 2000 ruh hastası, 2000 şizofren olduğunu öne sürsek ve bu tatlı sıfatları çoğaltsak 20 milyon insanın ciddi bir kısmının aptallıktan önce bambaşka sıfatlara sahip olduğunu öne sürebiliriz.

Durum böyle olunca, aptallık size bize kalıyor.

Çünkü, mesela biz, sabah işe giderken emniyet şeridini kullanmıyor, kullananlara ve bu zekilere(!) yaptırım uygulamayan makamlara küfür etmekle falan yetiniyoruz.

Mesela biz, kaldırımın sağından yürümek için onlarca zekiden(!) omuz yiyor ama yine de aptallığımıza çare bulamıyor, zekalarından ilham alamıyoruz.

Mesela biz, 500T’ye, 11Üs’e “Aman bizden önce gelenler bizden sonraya kalmasın.” diye beklerken armut topluyoruz.

Mesela biz, “Bim kasiyerini kazıkladım hacı.”, “Kedinin kuyruğunu kestim kanka.”, “La adam gibi süpür sokağı, bir işin o!” diye cümleler kuramıyoruz.

Mesela biz, balık istif giden otobüste sırf klima açtırtmak için şoförle kavga etmeyi (ancak “Klima açar mısınız?” cümlesinden bu kadar rahatsızlık duyan bir zeka(!) bu kadar kötü araba kullanabilir.) göze alıyoruz.

.

.

.

Misaller bitmez ve ne kadar sayarsak sayalım, aptallığımızın büyüklüğünü izah etmemiz mümkün olmaz. Çünkü “Ah nerede o eski ramazanlar, komşular” goygoyunu yaşam tarzı yapmış adamlar bizim gibilere aptal diyeli çok oldu.

Bu yüzden biz aptal kalmaya devam ediyoruz.

Umulurki, bu zeki insanların her birinin hakları bizi cehennemden bir adım uzaklaştırsa, nerden baksanız milyonlarca adım, işimizi hayli kolaylaştırır öte tarafta.

Umulurki, bazı daha az aptallar, arkamızdan küfür etmek yerine hayırlı bir iki kelam eder.

Son iki cümleye not: İnsanın iki büyük umudundan, daha büyük olanın gerçekleşme ihtimalinin diğerine göre daha büyük olması ne kadar garip değil mi aptal kardeşlerim..!

Nasıllık?

Ne kadar da boşmuş sözler ve ne kadar da anlamsızmış o bakışlar. bir yalanın aynasında sömürülmüş sahte duyguların entellektüel yaftasından kurtulamamış sebepler zincirinin mahkumu bir akla bağlı kalması ne kadar da utanç vericiymiş. kendini kandıran sessiz bir aklın sözlerin gerçekliğine güvenmesi ne kadar da masummuş. hangi seçim bir yere getirdi ki seçim yapan aklı. hangi aklın üstünlüğü aklı en üst bilmemize sebep oldu ki? belki yalan duygulardı akla güvendiren. arsız, hırsız, kandırıcı bakışlardı belki de sessizliği bunca değerli kılan. sessizken söylenemeyen yalanlardı sözlerden kaçmamıza sebep olan. maskesizdi hep sessizlik, makyajını tazelemek için ayaklanan aklın sözlerinden daha mâkuldu, daha olgundu duyguların sessiz ve çarpık yalanı. olmadığını bildiğini oldu zannetmekti bakmayan gözler, konuşmayan sözler.

kendini silen sözleri tekrar etmek kadar anlamdan yoksundu oysa ki hayat. nasılım, nasılsın, nasılız? milyon kez aynı cevapla karşılanan bu soruyu bıkmadan sormamız neden?

bana en son baktığında nasıldım? o an önemli miydi nasıl olduğum? peki şimdi önemsiz mi o geçmiş andaki nasıllığım? öyleyse bu andaki nasıllığım da bir sonraki anda önemsiz olacaksa bu andaki önemi ne? yok. bu açık. pek de umursanacak bir nasıllık hali değil demek ki. meselemiz benim veya senin nasıl olduğumuz değil yani. öyleyse bu usanmaksızın yapılan tekerrür neden? açık ki sen beni bilmiyorsun, beni tanımıyorsun. bilsen belki nasıl olacağımın sözlerimde değil sana bakarkenki gözlerimde dilleneceğini bilirdin. ama bilemezdin. ben de senin nasıl olacağını bilemezdim. gözlerin bana bakarken kalbimi görmedikçe nasıl olduğumun zerre miktarı kıymeti de yok. mesele yok anlaşılan.

yalnızca sessizliğin yalan dolu gizeminde kendimizi kandırmaya alışamadığımız için nasıl olduğumuzu sorguluyoruz.

değerden yoksun sözlerimizle dolduruyoruz anlamdan gafil varlığımızı çünkü ben sana hakikat dolu bir söz söylesem canın acır. canının acımasını istemezsin. ben de söylemem. söyleyemem. bu yüzden güvenemem. benim sana söyleyemediğim sözlerim oldukça hayatımda sana güvenemem. bana her sözü söylemek de yakışmaz ama söyleyemedikten sonra sözün anlamı mı kalır ki? nasıl olduğumdaki gibi anlamsız bir söz olur.

nasılım? sessiz desem anlayacak mısın ruhumdaki sükûtu?

seni iyiyim’deki çözülmez bulmacaya sokmamın bir sebebi olmalı öyleyse değil mi? yok.

Kardeşlik…

Gözlerimi açtığımda zihnime dolan ilk fikir bunun tekrardan oluşuydu. İçimde derin bir tanıdıklık hissi vardı, sanki daha önce de bunun gibi kaza yapmıştım ve yeniden oluyordu. Çok büyük bir mesele yoktu. Ardından bunun aklımın basit bir oyunu olduğunu ve şiddetli bir durumun içerisinde olduğumun farkına vardım. Vücudumun muhtelif yerlerinde ağrılar vardı ve kolayca hareket edemiyordum, etrafımda da pek çok insan vardı. Yeni bir hayata adım atmıştım. Bedenimde alışılmadık duygular olsa da gönlümde huzur vardı, sükûnet hakimdi ruhuma. En içten duygularımla biliyordum ki her şey yoluna girecekti. Herkes panik içindeydi ama benim için panik yapılacak bir şey yoktu. Bütün bu efkâr kulağımın çınlamakta olduğu birkaç saniye içerisinde kendine yer buluyordu. Her şey yerli yerine oturuyordu geçen zamanla, nerdeydim, bana ne olmuştu, yatarken havaya bakışımla hafif kızıl havanın akşam vaktinin gelişine işaret ettiğini anlıyordum. Şiirlere, hikayelere ve belki destanlara yakışır bir ândı bu. Nefes almakta zorlanıyordum belki ama odaklanışım bedenimden çok ruhum üzerindeydi. Hayatında hiçbir trafik kazası görmemiş, hiçbir acil ve ambulanslık durum görmemiş benim gibi birisi için durum fazlasıyla normaldi, ambulans gelecekti. Hastaneye gidecektik, sevdiklerim geleceklerdi. Sevdiklerim… Bir kelimeyle anlatılan ama ona sığamayacak kadar büyük anlamlar taşıyan bir şeydi bu. Yolun ortasında ya da ücra hastane köşelerinde kimsesiz kalmayacaktım. Sevdiklerim gelip beni alacaktı. Acı çekmiyor muydum? Bilmiyorum. Kıçım başım kırılmış, elbet acı çekiyorumdur ama hatıramda kalan yeni hayatımın içindeki bu sevgiydi. Benimle ilgilenildi, ambulans geldi ve hastaneye kaldırıldım. Hastanede çok çok sevdiğim iki insanın endişeli bakışlarını gördüm üzerimde, filmlerden fırlama hayâlî bir an yaşıyordum. Ne kadar da ilginçti… Sırayla başka sevdiklerim de geldiler. Üzerimde daha fazla endişeli gözler… Herkes korkuyla seyrediyordu yaşananları ama bunca sevgiyi görmek adeta neşelendiriyordu beni. Muhabbet deryâsında yüzüyordum sanki, dostlarım, hocalarım oradaydılar. Kardeşlerim oradaydılar. Elimi tuttular, her bir tutuşla içimde öyle şeyler yaşıyordum ki, bunu yazabilecek kelimeler olsa yazıldıkları kağıtlar yanar kül olurlardı. Evet bedenimde önemli bir mesele yaşanıyordu, kabul ediyorum ama ruhumda çok daha kritik, çok daha önemli şeyler oluyordu. O ana kadar deryadaki balık misali yaşadığımı anladım. Her tarafım tarifine güç yetmez bir sevgi ağıyla örülüydü. Bedenim mahvolmasa da bunun varlığıydı beni ben yapan, bu sevgiydi benim varlık sebebim. Bir tek el tutmayla bunları hissediyordum. Daha sonra hocam da geldi, öyle zannediyorum ki bana o zamana kadar bakışlarıyla gösterdiği muhabbetin toplamından daha büyük bir muhabbetle bakıyordu. O anda anladım ki o aslında hep içindeydi, o hep öyleydi ama göstermek de bir başka meseledir üstâdım. Artık iyice pişmiş kelle gibi sırıtıyordum. Sanki çok komik bir şey olmuş da gülmemek için zor tutuyormuşum kendimi gibi. Öylesine taşkındım o an. Sevgiyle taşıyordum. Etrafımdakilere ilginç gelmişti tabii. O halde öylesine sırıtmak pek de normal değildi.
Tomografiye geçtik daha sonra, makinenin içindeyken aklımdan bir dünya fikir geçti ama bunları paylaşmayacağım burada. Bunlardan birisi belki içliğimin erkekliğimi kurtarışı olabilir. Kaza gerçekleşeli beri zaman kavramı da karmaşık bir hâl almıştı hani, bazı şeyler çok çabuk gerçekleşiyordu bazılarıysa aheste aheste. Aletin içinden çıktım ve başka bir yere taşındım, orada kırık haberini aldım. O haberi alana kadarki düşüncelerim daha basitti doğrusu, herhangi bir büyük mesele olmadan kalkıp gidecektik. Kırık haberi ve sonrasındaki ameliyat gereksinimi durumu başka bir boyuta taşımıştı. İnsanlık hâli işte, her şeyi düşünüyorsun. Benim de aklıma en kötü ihtimaller gelmedi değil. Acaba bundan sonra tekerlekli sandalyeyle mi hayatıma devam edecektim, kalıcı bir sakatlığım mı olacaktı? Benim gibi bedenen narin ve kırılgan bir insan için ölümcül derecede ürkütücü olsa da bu endişeler o anki sevgi selinde aklıma gelen şeyler çok da neşeliydi. Ben bir bilgisayar mühendisi öğrencisiydim, filmlerden çıkma birisine dönüşebilirdim. Tekerlekli sandalyeyle hayatıma devam etsem bile X-men’deki Professor X gibi karizmatik bir adam olurdum, hatta tekerleklerimin üzerinde X işareti olurdu. Endişelenecek bir mesele yoktu benim için o an, çünkü biliyordum ki başıma o andan sonra ne gelirse gelsin Kardeşlerim yanımda olacaktı. Belki yaşananların acısıyla oturup birlikte gözyaşı dökecektik, sabahlara kadar sessizce birbirimizi seyredecektik. Ama beraber olacaktık. Ailem, Kardeşlerim hep yanımda ve benimle olacaktı. Korkulacak bir şey yoktu, Allah(c.c.) beni hediyelerin en büyüğüyle şereflendirmişti. Kardeşlikle. Gözyaşlarım bile yalnız dökülmeyecekti. Nihayetinde hepsi Allah’ın takdiriydi. Okuyunca bana inandırıcı gelmezdi böyle şeyler ama insan yaşayınca, hissedince anlıyor gerçektende… Allah’tan isteklerim elbet olurdu, ben kuldum ve acizdim ama biliyordum ki Allah da benimle beraberdi. İçinde bulunduğum bu sevgi cennetinde Allah(c.c.) bana sesleniyordu. Bu bana yetti. Beni seven, gözüme muhabbetle bakan onca insan varken isyan etmek zulüm olurdu. Râzıydım. Duadaydım, hamddeydim.