TSK Bizim Neyimiz Olur?

Meseleye girmeden; bu yazının amacının, Türk milletinin şu an içinde yaşadığı toprakları -evvel Allah- kime borçlu olduğunu tesbit ve bundan sonra elde tutmasının yolu hakkında tefekkür olduğunu belirtmekte fayda görüyorum. 15 Temmuz kalkışmasının sene-i devriyesinde de bazı meseleleri vuzûha kavuşturmak icap ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri; Türk’ün ve İslam’ın neyidir ve neresindedir?

Türkler dünya sahnesinde buldukları yeri askeri başarılarına borçludur desek yanlış bir cümle kurmuş olmayız. Burada ordu-millet olarak tavsîf edilen Türk milletinin Türk Ordusu diye bahsedilen yapının bizzat kendisi olduğunu ifade etmeliyiz. Çok daha öncesine götürmek mümkün olsa da TSK, kuruluş tarihi olarak M.Ö. 209’u gösterir. O tarihten bugüne birçok zaferler elde etmiş Türk Ordusu, mevcudiyetinin ilk anından bu ana kadar, Türk’ün gururu ve şerefi olmuş; Türklerin İslam’a dahli ile “İslam’ın Kılıcı” payesini yıllarca, şerefle bihakkın taşımış ve el-ân taşımaktadır. Türk milletinin yaşadığı son büyük felaket olan Devlet-i Aliyye’nin fiîlen çöküşü sürecinde; Türk Ordusunun şerefli ve fedâkâr kurmayları; bütün ömürlerini bir cepheden ötekine koşarak geçirmişler, yıkılmakta olan ve ordusu dağıtılmış bir devleti yeniden bina ederek Türkiye Cumhuriyeti’ni ilan etmişlerdir. Dolayısıyla şu cümle rahatlıkla kurulabilir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk Ordusu kurmuştur”. Bu noktada anlamamız gereken Türk Ordusu kavramını kullanırken kimi ve kimleri kastettiğimizdir. Benzerleri arasında Türk Ordusunu öne çıkartan değerlere bakıldığında kurmay sınıfının kalitesi ve yeterliliği ne kadar etkiliyse, erlerimiz de en az o kadar göze çarpar. Ne kadar üst sınıf kurmaylara sahip olsa da beceriksiz erata sahip orduların savaşlarda uğradıkları hezimetler göz önüne alındığında erlerin ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır.

Ordular hakkında konuşurken savaşlardaki başarı veya başarısızlıkları yanında giriştikleri ihtilâllerden bahsetmemek doğru olmaz. Geçmişten günümüze kurulan Türk devletlerinin çoğunda askerin darbe girişimleri görülmektedir. Monarşik sistemlerde âdiyattan olan bu girişimler bazen devletin zararına olmuş ve çöküşe kadar götürmüş, bazı durumlarda ise sıkıntıların çözümlerini sağlayarak faydalı sonuçlar vermiştir. Mete Han ve Yavuz Sultan Selim’in babalarına karşı gerçekleştirdikleri ihtilâller devleti çok daha yukarılara taşırken, 27 Mayıs darbesi ve İttihat ve Terakkî’nin 2. Abdülhamid Han’a karşı gerçekleştirdiği ihtilâl devleti çok daha olumsuz durumlara düşmesine sebebiyet vermiştir. Buradan da görüleceği üzere doğrudan “darbe karşıtı” veya “darbe sevdalısı” olmak gibi bir hataya düşülmemelidir. Önceki paragrafta söylediğim gibi Türkiye Cumhuriyeti’ni, kurmayıyla ve eriyle Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı’nı ithâf ettiği kahraman Türk Ordusu kurmuştur. Lakin bahsekonu ordunun kurmaylarının bir kısmı ordu-milletin bu muvaffakiyetini kendilerine mâl ederek ve kıvrak politik hareketlerle Türk Devleti’nin üstüne çöreklenmişler ve 1950 yılında Türk milletinin “Yeter! Söz milletin” demesine kadar bu işgal sürmüştür. 27 Mayıs darbesine kadar bu süreç devam etmiş lakin Ordu içindeki gafil kimseler devleti gevura peşkeş çekmekten utanmamışlar ve Türk Ordusu’nun değerini de iki paralık etmişlerdir.

Her şeye rağmen 1974 yılında Kıbrıs’ın yeniden fethi, Türk Ordusu’nun Müslümanlar nezdindeki itibarının ne denli yüksek olduğunu, bunu kaybetmediğini ve gerçekten “İslam’ın Son Ordusu” olduğunu herkese göstermiştir. Kıbrıs Harekâtı’nın öneminin bugün dahî hâlâ daha anlaşılmamış olduğu açıkça görülmektedir. O dönemdeki neşriyat incelendiğinde; dünyanın her bölgesindeki Müslümanların bu hâdiseyi “İslam’ın yeniden kılıcını kuşanması” şeklinde gördükleri anlaşılır. Türk Ordusu; Birinci Dünya Harbi sonrasında gevurların lütfu olmaksızın toprak kazanan ilk Müslüman kuvvet olması açısından çok mühim bir olayın fâili olmasının yanısıra 1947’den beri sürekli olarak yahudilere karşı kaybeden ve 1967’de imhâ edilen Arap devletlerinin ordularının yanında Müslümanların şereflerini ve onurlarını muhafaza eden bir kuvvet olmuştur.

1980 askerî ihtilâlinin değerlendirmeyi başka bir yazıya bırakarak 15 Temmuz’a gelirsek, bu hain girişimin faturasının doğrudan orduya kesilmesinin yanlış olacağı kanaatindeyim. Tabii ki Müslümanları dışlayarak seküler bir kurmay kesimi oluşturmaya çalışan -tarihin en anlamsız ve boş fikirlerinden biri olan- kemalizmin, din düşmanı ve akılsız neferleri; bu çabaları sonucu Fetullahçı piçlerin kadrolaşmasına sebep olanların bizzat kendileridir. Lakin şu kesinlikle unutulmamalıdır ki Türk milletinin göstermiş olduğu muhteşem direnişin yanında eğer Türk Ordusu’nun şerefli kurmayları ve Polis Teşkilatı içindeki namuslu insanlar olmasaydı bu işin çok daha kötü noktalara varması işten bile değildi. İçinde yaşadığımız dünyada en çok ihtiyaç duyacağımız kurum olan ve Türk milletinin bir ferdi olarak doğrudan bir parçası olduğumuz Türk Ordusu’na her şekilde destek olmalı ve sahip çıkmalıyız. Çünkü biz bu topraklara –evvel Allah- silahlı kuvvetlerimizle sahip olduk ve burayı vatan edindik, aynı şekilde silahlı kuvvetlerimizle düşmana karşı savunduk. Bugün ve yarın gerektiğinde -ki elbet gerekecek- yine elimize silahımızı alırız ve –evvel Allah- şerefli Türk subaylarının emrinde Türk’ü ve İslâm’ı savunuruz ve bunlar için düşmana saldırırız.

16.07.2017 Amman-Ürdün

Eğitim Üzerine 1: Ivan Illich – Okulsuz Toplum

Efendim bu hafta itibariyle yeni 4-5 bölümlük bir yazı dizisine niyet ettik inşallah. Nereden çıktı bu fikir? Geçtiğimiz güz döneminde, Bilim Sanat Vakfında bir eğitim sosyolojisi okuma grubunun toplantılarına iştirak ettik. Bu alana dair bazı okumalarımız oldu. Yazacağımız yazılardan maksat aslında bu okumalarımızı bir yerde kayıt altına alarak korumayı sağlamak. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazıda Ivan Illich’in Okulsuz Toplum kitabını ele alacağız. Bundan sonra da her pazar bir yazarın okumasını yapmaya çalışacağız inşallah.

باسم الله الخلاق العليم الذي ليس كمثله شيء وهو الفتاح العليم diyerek başlayalım.

Continue reading

Nurettin Topçu’nun Durkheimcı Sosyolojiye Eleştirisi ve Reha Romanı Bağlamında İncelenmesi

 

Giriş

XIX. yüzyıl sosyoloji ilmi açısından doğuş ve teşekkül dönemi olarak değerlendirilebilecek bir süreçtir. Klasik sosyoloji teorilerini ortaya atan Durkheim, Marx ve Weber gibi isimler bu dönem içerisinde yaşamış, sonrasında ortaya atılan fikirler genel anlamda bu isimler etrafında şekillenmiştir. Sosyoloji ilk olarak Kıta Avrupasında bu şahıslar ve takipçileri çevresinde gelişim göstermiş olsa da sonrasında Avrupa eksenli ilerlemekte olan ülkeler, sosyoloji ilminden ve ortaya çıkan fikirlerden faydalanmışlardır.

Continue reading

Cami Kelimesinin Düşündürdükleri

Cami arapça جمع (cemea) “topladı” kökünden gelip ismi fail kalıbında “toplayan” anlamındanır. Mescid isede سجد kökünden gelip ismi mekan kalıbında “secde edilen yer” manasındadır.
Aslında mescid kavramı ile cami kavramı arasında bir takım farklılıklar mevcuttur. Mesela kadınlar namaz, itikaf gibi ibadetler için evlerinin bir bölümünü mescid edinebilirler fakat erkekler için aynı durum sözkonusu değildir.

Continue reading

İsra Suresi 44. Ayet hakkında

İsra Suresi 44. Ayet hakkında

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

İsra/44. Yedi (kat) gök, yer ve onların içindekiler O’nu tesbih eder. O’na, hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlayamazsınız. Doğrusu O, Halîm’dir (cezaya acele etmez ve) çok bağışlayıcıdır.

Continue reading

Dostoyevski’nin mektuplarından bir bölüm

I want to say to you, about myself, that I am a child of this age, a child of unfaith and scepticism, and probably (indeed I know it) shall remain so to the end of my life. How dreadfully has it tormented me (and torments me even now) this longing for faith, which is all the stronger for the proofs I have against it. And yet God gives me sometimes moments of perfect peace; in such moments I love and believe that I am loved; in such moments I have formulated my creed, wherein all is clear and holy to me. This creed is extremely simple; here it is: I believe that there is nothing lovelier, deeper, more sympathetic, more rational, more manly, and more perfect than the Saviour; I say to myself with jealous love that not only is there no one else like Him, but that there could be no one. I would even say more: If anyone could prove to me that Christ is outside the truth, and if the truth really did exclude Christ, I should prefer to stay with Christ and not with truth.