Beyaz Kale Değerlendirmesi: Gölge Varlık, Öz

Soru: Orhan Pamuk kitabının sonuna eklediği metinde şöyle der: “Kötü bir üslup ve sıradan gözlem ve heyecanlarla kaleme aldığı o giriş yazısıyla Faruk’un hiçbir okuyucuyu kandıramayacağı düşünüldüğünde yalnız kitap kahramanlarının değil, kitap okuyucularının da Doğu-Batı ayrımıyla ilgilenir görünmeleri şaşırtıcıdır.”Sizce, bu kitabı Doğu-Batı ayrımına odaklanarak okumak, yazarın iddia ettiği gibi “şaşırtıcı” mıdır?

Görünenlerin kendisinden neşet ettiği ve tohum özelliği göstermesi beklenen öz, kültürel varoluşta varolanlar değiştikçe değişen bir gölge olmaya, böyle algılanmaya daha uygundur. Toplmlar ve bireyler hayatlarını yaşamakta ve bu yaşayışların gölgeleri oluşmakta, bu gölgeler başlangıcı ve sonu belirsiz bağlayıcılığı bilinmez özdür. Bu gölgeye bakarak ona uygun hareket etmeye çalışanlar gölgeyi kendilerinin oluşturduklarından belki de habersizlerdir. Post modern anlayışa geçişte de belki bu gölgeden bedenin kendisine geçiş var. Beyaz Kale romanını anlarken öze gölge muamelesinin yapıldığını görmek mümkün çünkü Pamuk’a göre gölgenin/özün bir önemi yok. Doğulu ve Batılı öze sahip iki karakteri gölgelerine bakarak değil bedenlerine bakarak anlamalıyız, gölgelerine bakarak onların Doğulu oldukları yorumunu yapmak bedenin hiç farkında olmamaktır. Aslolan bedenin varlığıdır, aslolan nelerin yaşandığıdır kimin yaşadığı değil, hangi kimlikde yaşadığı değil. Orhan Pamuk’un bu yaklaşımı toplumların bedenlerle değil gölgelerle ve yansımalarla kendilerini tanıdıkları ve tanımladıkları gerçeğini gözardı etmektedir. Romanda geçtiği gibi neden ben benim?” sorusunun cevabını bedeninde değil aynalardaki yansımalarında ve gölgelerinde görmeleridir. Böylece Beyaz Kale’yi okuyanların hem kendilerini hem de karakterleri gölgelerinden tanıma çabaları “şaşırtıcı” değildir.

Continue reading

Advertisements

İslam’ı Sömüren Siyaset

nurettin-topcu.jpg

Nurettin Topçu’nun 1971 yılında Hareket dergisinde yayımlanan ve bugün için dahi manidar olan İslam’ı Sömüren Siyaset yazısını alıntılıyoruz (vurgular bizden):  

İslam dini, insanın ahlak yapısını bütünlemek için gönderilmişti. Bütün özellikleriyle bir ruhi atletizm teşkil eden İslami yaşayışın bu ana davası zamanla unutuldu. Ruhlardaki ilahi otoritenin idare edicilerin elinde silah olarak kullanılması Abbasiler devrinde başladı. Başta Mansur olmak üzere Abbasi halifelerinin birçoğu İslam adına, gerçek hak davacıları olan büyük ruhları çiğnediler, sayısız cinayetler işlediler. Allah’a adanmış nice başlar kopardılar. Bunların etrafında vicdansız kazançları hak, cinayetleri meşru, merhametsizliği mubah göstermeye kabiliyetli mürailerden ibaret, gözleri devlet hırsıyla kararmış bir sözde din adamları sınıfı meydana geldi. Ulema denilen bu kara kaplı kitap taşıyan dalkavuklar güruhuna dayanan halifeler, İmam-ı Azam ile Hallac-ı Mansur’un insafsız katilleri oldular. Sonraki asırlarda aynı zulmün kanlı eli daha nice büyük başlar kopardı. Kaide makinesi gibi her devrin ceberrutuna elverişli kaideler koyan sahtekârlar iktidar ile el ele verip halkı uyutma yolunda çalışırlarken ruhları uyuşturucu ilaçlar kullanıyorlar, bol bol Kur’an okuyorlar, dua diye kopardıkları feryatlarla halkı ağlatıyorlar ve ibadet diye çok çok tekrarlanan beden hareketleri tavsiye ediyorlar. Onlar cennetin anahtarlarını böylece biraz daha pahalı yaşatmakta fayda buluyorlardı. Bu sahtekâr zümre ile İslam’ın asıl sahibi olan mutasavvıflar arasındaki en az bin yıllık mücadele, dinimize saldıran Haçlıların boğuşmasıyla beraber gelişti. O zaman ki Haçlılar hüviyeti böyle adlanan bir takım ordulardı. Sonraki yüzyıllarda Avrupa milletleri, birlikte ve tek tek aynı Haçlı saldırısını tekrarladılar.

Zamanımızın Haçlı kuvvetleri, modern maskeler ve yeni metotlar kullanan murdar çehreleriyle Amerika ve Rusya’dır. Bin yıldan beri Haçlılar İslam’ı dıştan yıkmaya çalışırlarken, onlar kadar menhus ve onlardan çok çürütücü olan içteki sahtekâr kaideciler, ruhunu zehirlemek suretiyle İslam’ı içinden yıktılar. Bunlar, tasavvuf ehlinin karşısına dikilen ve bir türlü kana doymayan saltanat arabalarında sırmalı esvaplarla bürünmüş taylesanlı saray soytarıları idi. Zembilli Ali Cemali ve İbn-i Kemal gibi İslam’ın gerçek sahibi muhterem simalar bunların yanında azınlığı teşkil ettiler. Özellikle Abbasilerde, Konya Selçuklularında ve Osmanlıların alçalma devrinde yaşayan ulemanın din adına dini içinden yıkan zulümleri tarihi doldurdu.

Zamanımızın nasibi de bu bedbaht devirlerinkinden farksızdır. İslam’ı yeniden canlanması, tabii ve samimi bir dini yoldan giderek olmamıştır. Evvela bu hareket, cemiyette etkiye karşı koyan bir tepki yani bir iddia halinde doğmuştur. Hâlbuki samimi iman iddiadan filiz alamazdı. Bu iddia sahiplerinde kibir oldu, şiddet oldu, şimdi riya ile kini karıştırmış, din içinde bir siyaset şeklini almıştır. Dini sömürme yolunda İslamcılar İslam’ın içteki düşmanları ile yarışmaktaydılar. Dine karşı olanlarla birlikte onlar da halkı büyülemek için radyoda mevlid ve Kur’an okutuyor, Allah’ın nefret ettiği iğrenç haykırışlarla dua diye ısmarlanmış kimseleri bağırtıyorlar. Seçimlerden önce erkânıyla birlikte maruf camiilerde namaz kıldıklarını halka gösteriyorlar. Fayda umdukları yerde başta bulunan din adamını seçim propagandası olarak kullanıyorlar. Müslüman gazeteleri adıyla yapılan yayınlar, Müslümanları soymak için bir taraftan İslam düşmanlarını taşlarken öbür taraftan devrin iktidarını övüyor, ancak bahşişleri kesilince onlara sövüyorlardı. Kendileri Müslümanlık taslarlarken yine de İslam düşmanlarının hayâ tanımaz üslubunu kullanıyorlar. Öyle ki zamanımızda İslam cephesinin bir ruh ve karaktere sahip olmadığını, İslami denen neşriyattan daha mükemmel ortaya koyacak delil ve şahit bulunamıyor.

İslamcı siyasi liderler bu işte eşsiz kahramanlar gibi görünüyor. Halifeyi getireceğini, Ayasofya’yı açtıracağını, hatta meclisi Ayasofya’da toplayacağını söyleyen bu liderlerden biri, İslam’ın devrimizde benzeri bulunmayan istismarcılığını yapmaktadır. Şüphesiz ki İslam’ın böylesine istismar edilişi, hem dinimize hakaret hem de milletle alay teşkil etmektedir. İslam dinini, ikbale ulaşma ihtirasına alet olarak kullanmasındaki vebalin cezasını elbette Allah’tan görecektir. Masum bir milletin kalbiyle oynamanın cezasını da bu millet çektirecek. Halife’nin devlet reisinden başka bir şey olmadığını bunlar elbette bilir. Şah, kral, hükümdar, halife hepsi de devlet reisi demektir. Bu isimler onların hüviyetini birbirinden ayırmaz. İran şahının ve İngiltere kralının meclisleri vardır. Hilafet de yine bir meclis idare düzenidir. Vicdan ve hulus ile istenen, böyle kelime simsarlığıyla halkın gözünü boyamak değildir; belki vatansever ve namuslu, milletin mesuliyetlerini yüklenmiş büyük ruhlu başların idareyi ele almalarıdır, millet aldatan sahtekârların değil. Ayasofya’nın açılması ve meclisin orada toplanması ne demek? Sen piyer’i cami veya meclis yapsalar ne olacak? İçerisinde vatan sevgisiyle kendini fedaya hazır başlar yükselmedikten sonra…

Böyle sözlerin birer tuzak olduğunu millet pek çok defalar denemiş olmasına rağmen yine de aldanıyor ve tekrar tekrar aldatılıyor. Milletin şu zavallı haline çare bulsalar, kendilerinden ve kendi benzerlerinden nefretle uzaklaşmayı öğretseler ya! Belki o zaman vatana bir hizmetleri dokunmuş olacaktır. Onlar vatanın mahşeri andıran manzarasına baksalar, sayısız hizmet sahası bulacaklardı. Zira onda kardeş kardeşe düşman durumdadır. Gençlik, biri hak, öbürü din adına birbirini yemektedir. Ne berikinde hakkın korkusu, ne öbüründe Allah’ın sevgisi var. İkisi de tepeden tırnağa kin silahlarına bürünmüş, kıyasıya birbirlerine saldırıyorlar. Kin davasında bütün ruhu kin olan elbette kazanacaktır. Hakkın davacıları nerede? Nerede rahmetin, merhametin mümessilleri? İnsaf ile adaletin fedaileri? Hayâ ile hürmetin âşıkları? Üniversitelerden bile ilim ve ahlakın kovulduğu bu yurdun Alpaslan’larla Akşamsettinlerin yurdu olduğuna kim inanır şimdi?

İslam’ın bütün ruhundan sıyrılarak sade kabuk kaidelerden ibaret kaldığı bu diyara kim İslam diyarı diyebilir? Her biri bir siyaset hareketine bağlanan ruhları çürümüş insanların dolaştığı bu göklerin altında İslamın nuru içten ve dıştan gitgide karartılıyor. Eşsiz sahtekarlık hünerleriyle ticaret ve siyaseti pek mükemmel birleştiren, dergahı kah fabrika bacası, kah ikbal ve siyaset kapısı haline koyan bu hezeyan alayı İslam dinine bugün en büyük tehlikeyi getirme durumundadır. Çılgın şeflerin halkı coşturup sürükleme sevdasıyla göze aldıkları bu ölçüsüz istismar, Müslüman cemaatını en büyük felaket uçurumuna doğru sürüklemektedir. Zira düşman uyanıktır ve yok edici bir darbe indirmek için fırsat kollamaktadırlar. Gözleri kararıp da bugünkü fırsattan faydalanma ihtirasına tutulan hastalar biraz kendilerine gelsinler, millete acısınlar ve benliğimizden kurban vermemiz lazım gelen bu vatanı macera heveslerine kurban etmesinler.

Nurettin Topçu, İslam ve İhsan – Mevlana ve Tasavvuf, Dergah yay. s. 106-109 (İlk yayın: Hareket, Ocak-Şubat 1971)

Roman?

DQDoJEpW0AATGLg

Roman bir nevi röntgendir; fakat gayesi teşhir değil, tedaviye yardımdır. Olan biteni, başımıza geleni anlamada sosyal bilimler yeterli olsaydı, romana ihtiyaç duymazdık belki… Tabii, romana bugün sinamayı da ilave etmemiz gerekiyor. En genel anlamda kurgu diyelim, fiction.

Diyor Mustafa Özel Arka Kapak dergisinin son sayısında. Gerçekten her roman ve her romancı için “gayesi teşhir değil, tedaviye yardımdır” diyebilir miyiz bilmiyorum. Sinema için de aynı şey geçerli.

İkinci bir alıntı yapalım bu noktada:

Opera Snapshot_2017-12-04_205137_twitter.com

Dediğim gibi hala bazı endişelerim var bu konularda fakat Mustafa hocamızın fikrine bir not düşerek lehimize kullanabiliriz bunları diye de düşünüyorum. Roman yahut sinema “asl”ında böyle midir emin olamasak bile belki şöyle diyebiliriz: “Roman bir nevi röntgendir; fakat bizce romanın gayesi teşhir değil, tedaviye yardımdır. Eğer tedaviye yardım etmek yerine teşhire neden oluyorsa yazılan roman değildir.”

Netice itibariyle bazı müstesna insanların kaleminden çıkan romanların ve yine bazı müstesna yönetmenlerin çektiği filmlerin insanı ve toplumu iyi bir şekilde anlattığını söyleyebiliriz. Durumun böyle olduğunu kabul edersek bunlardan istifade ile bazı meseleleri daha iyi anlayabilir ve böylece meselelere daha kolay çözüm bulabiliriz. İlk fotoğraf aslında bunun basit bir örneğini yansıtıyor: roman/dizi ve gerçekte yaşanan olaylar arasında kurulan bir benzerlikle meselenin zihinlerde somutlaştırılması.

Bu meseleyle alakalı ilk yazımızı böylece nihayete erdirmiş olalım. Devamı gelecek inşallah.

Sosyolojik Muhayyile 1

Bu iki fotoğrafa muhtemelen birçoğumuz daha önce sosyal medyada denk gelmişizdir. Evet komik olmasına komikler ama gerçekten çok çok uzak olduklarını söyleyemeyiz. Abartılmışlar kabul, fakat neticede bu masalarda ne devletler kurulup ne meseleler çözüldüğünü hepimiz biliyoruz. İnsafsızlık etmeyelim, biz de yapıyoruz bunu. Masanın etrafındakiler biraz da bilgili insanlarsa eğer, konuşulan konuşmalar o kadar da saçma olmayabiliyor.

Bu sene, 92 yaşında ölen Polonya asıllı filozof sosyolog Zygmunt Bauman söz konusu konuşmalar için “common sense” tabirini kullanıyor ve aslında Sosyolojik düşünmenin buna oldukça yakın olduğunu söylüyor. “Common sense” için sözlükte “akl-ı selim, sağduyu” gibi manalar veriliyor fakat ben bu bağlamda “ortak akıl” tabirinin daha uygun olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla “ortak akıl” ifadesini kullanırken “common sense”i kastediyor olacağım. Meselemize geri dönecek olursak ortak akıl, bizim günlük hayat içerisinde edindiğimiz; yine günlük konuşma ve tartışmalarımızı üzerinden yürüttüğümüz ortak doğrularımız, doğru olduğunu kabul ettiğimiz düşünce biçimlerimiz diyebiliriz. Bauman Sociological Thinking kitabının ilk bölümünde açıklamaya çalıştığımız ortak aklın sosyolik düşünmeye oldukça yakın olduğunu fakat arada sosyoljik düşünmeyi hususî kılan bazı farklılıklar olduğunu ifade ediyor. Yazımızın konusu da işbu farklılıklar.

Meseleyi çok uzatmadan hemen farklılıklara geçeceğim. Sosyolojik düşünmeyi ortak akıldan farklı kılan ilk özellik fikirlerimizin her açıdan savunulabilir olması. Her açıdan savunulabilir olmak ne demek? Günlük konuşmalarda bir fikrin öne çıkması için açık bir şekilde hitabet açısından iyi ifade edilmiş olması ve ikna edici olması önemlidir. Oysa sosyolojik düşünme açısından önemli olan fikirlerin mantıkî olarak kendi içerisinde tutarlı olması ve gerçeklere uygun olmasıdır. Gerçeklere uygunluk daha fazla uğraş gerektirdiği için(problemin bulunduğu sahaya dair bilgi) çoğu zaman bu nokta gözden kaçırılır. Fakat başta zikrettiğimiz gibi sosyolojik tefekkürün ilk şartı, fikirlerin savunulabilir olması ki bu da tutartlılık ve gerçeklik ile sağlanır.

Sosyolojik düşünmeyi farklılaştıran ikinci nitelik, olaylara daha geniş bir açıdan bakışı gerektirmesidir. Günlük konuşmalarda (ortak akıl söz konusuyken) bireyler çoğu zaman olaylara kendi pencerelerinden bakarlar, fakat sosyolojik düşünme için başka kimselerin de tecrübelerine başvurulmalı ve olaylar daha kapsamlı bir bakışla değerlendirilmelidir.

Bana sorarsanız Bauman’ın tasarladığı bu yapı içerisinde sosyolojik düşünmeyi farklılaştıran en bariz özellik üçüncüsüdür. Buna göre sosyolojik düşünme olayları yalın nedenlere bağlamaktan ziyade olaya etki eden tüm faktörleri değerlendirmeyi gerektirir. Günlük konuşmaları düşünürsek sosyal meselelerle alakalı çoğu zaman ortak aklı tatmin edebilecek bir tek neden arandığını görürüz. Olayı birçok sebebe bağlamak meseleyi soyutlaştırdığından, güçlü tek bir fail ve tek bir sebep öne sürmek ikna edicilik açısından daha kuvvetli gelir insana. Bu ikna ediciliğine rağmen tekil sebeplerin gerçekle ilişkisi oldukça zayıf olabilir. Nitekim Durkheim sosyolojinini kuralları içerisinde toplumsal olguların yine başka toplumsal olgularla açıklanması gerektiğini öne sürmüştür. Netice itibariyle sosyolojik tefekkür tekil ve bireysel sebeplere takılıp kalmadan toplumsal olayların arkasındaki tüm faktörlerin değerlendirilmesini gerektirir.

Son olarak sosyolojik düşünmeyi ortak akıldan ayıran dördüncü özellik ise sosyolojik düşünmede ortaya atılan fikrin her defasında yeniden gözden geçirilmesi gerekliliğidir. Ortak akıldan hasıl olan fikirler, insanlar ikna olduğu anda artık apaçık doğru kabul edilir. Bu biraz da insanların alışmasıyla alakalıdır. Bir kere bir fikre kani olduktan sonra o fikir bize diğerlerinden daha yakın gelecektir. Dolayısıyla ortak akıl bunun doğru kabul edilmesini öngörürken, bu fikirler ancak tekrar tekrar gözden geçirilip zihnen eleştiriye tabi tutulursa sosyolojik tefekkür ortaya ç Continue reading

Yaradılışın Evreleri – 1

Bilgi çağı diye isimlendirilen bir dönemde dünyaya gelmiş olmak pratik hayatta sağladığı kolaylıkların yanında insana zorluklarla dolu birçok mesûliyyet yüklüyor. Bahse konu çağda, her şeyin hakikatine ulaşma; hiç olmazsa bilgi anlamında, imkân dahilinde gidilebilecek son noktaya kadar gitme hayatın merkezinde yer alıyor. Bilginin güç olduğu anlayışı, aslında her şeyi anlatan kilit bir ifade. Bilginin gücü, bilenin gücü-bilmeyenin zayıflığı, bilgi üretenin gücü-bilgi üretemeyenin zayıflığı… İnsanlığın topyekûn bilgi üretimini öncelemesini garipsememek gerek bu bağlamda. Continue reading

Predictably Irrational(Kitap incelemesi)

Kitap/yazı/makale değerlendirme ağırlıklı olarak planladığımız yazılarımın ilk kez kitap değerlendirme yazısına bismillah diyerek başlayalım.

Kitabımızın adı Predictably Irrational, Türkçeye “Akıldışı Ama Öngörülebilir” diye çevrilmiş, yeterince kötü bir isim çevirisi olmuş tabii. Ben olsam “Öngörülebilir Anlamsızlık” derdim(Belki başka bir şey de diyebilirim). “Irrational” kelimesinin etimolojisine ve kitapla olan ilişkisine de değineceğim inşallah.

Yazarımızın adı Dan Ariely, New York’da doğup israil’e dönmüş ve Tel Aviv üniversitesinde Fizik ve Matematik okurken, Felsefe ve Psikolojiye geçmiş ve sonunda tamamen Psikolojiye yönelmiş. Yüksek lisansını Amerika’da Bilişsel Psikoloji’de yaptıktan sonra doktorasını da İş Yönetiminde tamamlamış. Kitapla ilişkili olarak kendisi bir Davranışsal Finans uzmanı, yani ekonominin/marketin bireylerin davranışlarına bağlı bir şekilde ilerlediği ve bireydeki mantıksız davranışların ekonomiye yön “verebildiğine” inanan bir abimiz. (bunlar w*k*p*d*’den)

Kitabımızın girişinde kendisinin bu alana yöneliş macerasını ve kitabın anlatmaya çalıştığı meseleyi özetle anlattıktan sonraki kısımda kitabımız 13 bölümden oluşuyor ve her bir bölümde insanların tekrar tekrar sürekli yapageldikleri apaçık yanlış değerlendirmeleri açıklıyor, sebeplerine iniyor ve çözümlüyor.

Continue reading

TSK Bizim Neyimiz Olur?

Meseleye girmeden; bu yazının amacının, Türk milletinin şu an içinde yaşadığı toprakları -evvel Allah- kime borçlu olduğunu tesbit ve bundan sonra elde tutmasının yolu hakkında tefekkür olduğunu belirtmekte fayda görüyorum. 15 Temmuz kalkışmasının sene-i devriyesinde de bazı meseleleri vuzûha kavuşturmak icap ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri; Türk’ün ve İslam’ın neyidir ve neresindedir? Continue reading